7 Aralık 2013 Cumartesi

o çiçek...

Sevgin içimde
Bir çiçek
Sen sevdikçe
O Büyüyecek…
Ya her gün
Gönül şerbetinden
Bir damla düşecek
Ya da
Yazık
Buz gibi yürekte
Çürüyecek bu çiçek.

Elbet biziz
Mevzu bahis
Mazidekiler silinmiş
Meçhul geleceğimiz
Bu günü
Yarına eriştirmenin derdindeyiz.
Bugünden yarına
Yarından uzağa
Düşmeden tuzağa derken
O çiçek

Kim bilir daha kaç filiz verecek…

4 Aralık 2013 Çarşamba

Eskidendi Yeni Yıl...

Yeni Yıl’a ait bir şeyler yazmak için, ‘daha erken’ diye düşünenler olabilir. Ne fark eder? Hayatımızda bir şeyler için hep ‘erken’ veya ‘geç’ olmuyor mu nasılsa… Zamana yetişebilen, anı yakalayıp orda kalabilen var mı? Öyle de, böyle de birkaç hafta sonra ömrümüzden bir yıl daha bitmiş olacak. Yapmak isteyip yamadıklarımızla, hayalini kurup gerçekleştirebildiklerimizle tam koskoca bir yıl. Zamanı, anı yakala veya yakalama ömürden giden üçyüzatmışbeş gün… Geriye artık cepte ne kaldıysa, Allah ne verdiyse…

Yeni Yıl yaklaşırken hemen hemen herkes bir plan yapar, o akşamı eğlenceli geçirmek adına. İçeride, dışarıda… Kalabalık, yalnız… Sevinçle, hüzünle… Yılbaşı akşamı herkes bir şeyler yapmak ister… Niyedir diye sorgulayacak değilim, böyle gelmiş, böyle gider…

Yıllar, yıllar öncesine göre yılbaşı eğlenceleri, sevinçleri, planları epey değişti.

Mesela benim çocukluğumda; yılbaşı hediyesi diye bir şey yoktu. Kimse kimseye bir ay önceden bir şeyler almanın peşine düşmezdi. Zaten o zamanlar hediye için fink atacağımız avm’ler de yoktu. Mağazalar, sokaklar allanıp-pullanmazdı. En fazla mahallenin kırtasiyesi camına tüylü süslerden bir sıra asar; üstüne de bildiğiniz, oje silmek için kullandığımız pamukla o yılın rakamlarını yazardı. Sonra o süsleme öyle aylar boyu unutulur, camda dururdu. Kimse kimseye hediye almazdı ama sonra sonra okullarda bir kura adeti başladı. Biz çocuklar kendi aramızda torbaya isimlerimizi yazar, çeker, kim kime çıktıysa ona bir şey alırdık. Yine o zamanlar, öyle pili ağlayan, zırlayan otuz mahareti bir arada bebekler, marka oyuncaklar, isim yapmış- boyaları kanserojen olmayan oyuncaklar da yoktu. Torbadan çıkan isme hediye almak için, mahallenin kırtasiyesine koşturulur üç-beş kuruş harçlığımızla; kalem-defter- kalemlik-kokulu silgi filan alır, evde bir güzel kaplar arkadaşımıza verirdik.

Benim çocukluğumda yılbaşı çıkıp dışarıda müzik eşliğinde kafaları çekip, göbek atabileceğimiz barların filan olduğunu da hatırlamıyorum. Tek hatırladığım; Laleli, Aksaray tarafındaki müzik holler, pavyonlardı. Belki vardı da, ana-babalarımız yolunu bilmediğinden bizde varlığından haberdar değildik. O yıllarda bizimkilerde çocuklarını büyükbaba-büyükanne’ye kakalayıp, feneri bilmem hangi barda- lokantada söndürme alışkanlığı da yoktu. Herkes, eşiğinden-beşiğine aynı çatı altında toplanır, sofralar donatılır, tombala oynanır, heyecanla saat onikide tek kanallı televizyonda Zeki Müren ve Nesrin Topkapı’nın çıkması beklenirdi. Biz çocuklar, niye Zeki Müren’in çıkmasından heyecan duyardık, onu hala anlayabilmiş değilim. Ama evdeki havaya kaptırırdık kendimizi. Sanırım bizi en çok, ama en çok heyecanlandıran soframıza bir yıl boyunca uğramayan yiyecekleri tam tekmil o gece görecek olmamızdı. Varsa, bunu okuyan 90 sonrası nesilden olanların ‘nassı yani’ dediğini duyar gibiyim. Evet ya, aynen öyle… Mesela Muz! Muz, öyle her Allahın günü manavdan, pazardan alınıp da yenilebilen bir meyve değildi. Yılbaşından, yılbaşına alınırdı. Ben çok bilirim, memur maaşımızın bilmem kaçta birini yılbaşı akşamı manavda bıraktığımızı. Öyle bol-bolamaç da alımazdı; kişi başı bir adet. Ona keza; salam-sucuk, et, kuruyemiş yılbaşına has, soframızda bulunurdu. Okula giderken, leblebi tozu, leblebi şekeriydi bizim kuruyemişten anladığımız. Kabak çekirdeğinin de hakkını yememek lazım. Benim çocukluğumda, çocuklar günde üç ceviz, iki kuru kayısı, bir avuç fındık yemeden gelişimlerini tamamlayamazlar gibi bir mevhum yoktu. Yılbaşı akşamına özeldi, meşhur, ucuzundan leblebisi, ayçekirdeği bol; üzümü, fındığı, antepfıstığı sayılı karışık kuruyemiş.
Mesela yılbaşı akşamı hitlerinden biri de cocacola’ydı… Yılbaşı ikramiyesi girmiş memur evlerinin onuru Jonny Walker, biz çocukların da onuru cocacola’ydı… Yılbaşı ertesi, okul günü; ‘biliyor musuuuuun, ben yılbaşı akşamı tam üç bardak cola içtim’ diye övünen çocuklar olurdu sınıfta. Hindi, şimdi hindi. O zamanlar babam alsa, anam pişirse bile, sofrada didiklendiğiyle kalır, onuru kırılırdı zavallı hayvancağınızın herhalde. Bilmediğimizi yemez, yanaşmazdık. Canım tavuk eti dururken, hindi olsa dahi ancak süs bitkisi olarak kalırdı yeni yıl sofrasında.

Ha, bir de biz çocuklar arasında ‘gece kaça kadar oturabildiğinin’ haklı gururu olurdu. Yılbaşı ertesi,okulda, bu durum da bir övünç kaynağıydı. En çok uykusuzluğa dayanabilen, sanki aramızda en çok büyüyen olarak kabul görürdü.

Yılbaşı ile ilgili evden ilk firarımı, lise sonda vermiştim. Yatılı okuduğum için, son yılbaşını okulda arkadaşlarla kutlama kararı almıştık. Yalvar-yakar okulda kalma iznini kopardım bizimkilerden… Yeni yıl sabahı içimizdeki hainlerden biri ortaya ‘bu akşamı bizde kutlayalım’ diye bir fikir attı. Ve o kadar tadından yenmeyen bir hainlikti ki; hepimizin aklına yattı. Okulun sürekli et veya kuru fasulye kokan, demir tabildot tabaklı yemekhanesinde yenen (aslında yenmeyen) akşam yemeğinden sonra elimizi-kolumuzu sallaya sallaya çıktık okulun devasa demir kapısından. Kapıdaki güvenlik evlerimize gideceğimizi sanmış olmalı, ne soru soran oldu, ne sorguya çeken. Doğru Nışantaşı’na. Arkadaşımın evi oradaydı. ‘Burası Nışantaşı’ dediklerinde hayat benim için yeni bir boyut kazandı. Sokaklar ışıl,ışıldı. Minicikliğimin Berlin’inde çok görmüştüm sokakların süslendiğini, havai fişeklerin atıldığını, süslenen devasa çam ağaçlarını. Ama memlekete savrulduğumdan buyana, bir evde gördüğüm ilk ve tek çam ağacıydı. Ne pahasına olursa olsun, okuldan tüymüş olmanın, özgürlüğe-başkaldırıya ilk adımı atmış olmanın heyecanı bir yana; o akşam kız kıza kutladığım en keyifli yılbaşı akşamıydı. Hem keyifli hem hüzünlü… O süslü kocaman çam ağacına gözüm takıldıkça; Berlin’de anamın koynunda, babamın kucağında kutladığım, saat tam onikide balkondan havai fişekler attığımız yılbaşı akşamları gözümün önünden film şeridi gibi geçip durdu. Özlem içimde büyüdükçe, ben yeni yeni tadını bildiğim şarap yudumlarıyla, içimde kor gibi yanan özlemi söndürmeye çalıştığım bir akşam olarak hatırımda kaldı.

Sabahı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim… Evlerin yolunu tuttuk hepimiz. Tabi o zamanlar akıllı telefonlar, mesajlar, watsuplar filan yok. Geçtim bunları çoğumuzun evinde telefon yok. Ama bizimkilerin bir şekil aklına düşmüşüm ve okulu aramışlar. Eve doğru yürürken yolda kardeşim’i gördüm. Bahçe duvarına oturmuş beni bekliyordu kışın ayazında… Bana ’Abla, dün gece okulu aradılar, seni telefona çağırttırdılar, haberin olsun’ diyebilmek için. Sayesinde ona göre aldım gardımı…

Benim çocukluğumda, yılbaşı kutlamaları da içten ve sıcaktı, kardeşlik de…


Mutlu Yıllar TürkiyeJ

25 Kasım 2013 Pazartesi

Sobe


Bir varım
Bir yok

Sobelemekle
Hayatı
Günler geçip gitmekte

Dünün uzağında
Bugünlerin kucağında
Yarının tuzağında

Bir varmışız
Bir yok…

Göz kırpması kadar kısa
Unutmak gibi zor
Alışmak gibi çabuk
İnişler çıkışlarla
Ne olduğunu anlamadan
Yaklaşıveriyoruz bildik
Ama inanılması güç sona…

Bir varız
Bir yok…



2005 Mart

22 Kasım 2013 Cuma

Hayat Budur İşte...

HAYAT BUDUR İŞTE

Hayat budur işte
Sağ elinle tuttuğunu zannederken
O, sol elinden kayıp gider...
Hayat böyledir işte
Mantığınla hareket eder
Duygularına yenik düşersin…
Hayat bir garip işt;e
Papatyalar toplar
Zambaklar koklamak istersin.
Hayat durup seni beklemez
Bir otobüsün penceresinden

Geçmişe el sallayıp bilinmeze gidersin

20 Kasım 2013 Çarşamba

Ellerim

ELLERİM

Ellerim, düşse de ellerim,
Soğuk, hissiz ellerin üstüne
Ruhum kocaman dalgalar gibi
Vurup kaya diplerine
Parçalanır, ayrılır gece
İner yeryüzüne perde perde

Ellerim, üşüse de ellerim,
Bildik, tanıdık tenim tenine
Ruhum kocaman dalgalar gibi
Aşar dalga kıranları
Açılır, boyar denizleri bir başka renge


13 Kasım 2013 Çarşamba

Aşk Arifesi

Yüreğin kıpır kıpır,
Yüzün heyecan kırmızı
Gözlerin beklemede
Kulağın ansızın geliverecek seste..
Böyledir
Bayram sabahları gibi
Tarif edemezsin içindeki sebepsiz sevinci
Üşür düşüncelerin
Titrer ellerin
Sıtma tutmuş gibi

Aşk arifesi...

Tecrübelerin sivri ucu
Dokunur mantığına arada sırada
Bilirsin aslında
Olacağı, biteceği
Gün batımı gibi
Düşer düşlerin sulara bir anda
Anlayamazsın yüreğinin bilgeliğine ihanetini
Bekler durursun
Koskoca bir gün
Daha önemlisi yokmuş gibi
Belki de hiç ses vermeyecek sevgiliyi


Aşk arifesi....

9 Kasım 2013 Cumartesi

10 Kas-ım-mayın

Yaradanın da sevgili kulu olmasaydı,131 yıldır milyonlarca insanın sevgisine nail olmayı ona nasip eder miydi? 'varanım var' diyebilen herkes biliyor Atatürk ün bu millet için ne ifade ettiğini,işine gelende,işine gelmeyende...Lanse edilmeye çalışıldığı gibi kimsenin ona dini anlamlar içeren sıfatları yüklediği falan yok.O Türklüğü Türklere armağan eden,o onurlu yaşamayı öğreten,o Türk milletinin baş öğretmeni.her fani gibi günahıyla sevabıyla kabul görüp;sevilen-sayılan-özlenen.koskoca bir asır geçmiş hala yerine soyunmaya çalışanlar var,fırlatıp attığı gömleği giyip,yerine geçen bir kişi yok.koskoca bir asır geçmiş hala yaptıklarını yıkmaya çalışanlara inat,gönüllerimizde kale gibi sağlam,o kalenin bendine ondan ala daha bir tuğla koyabilen yok.her 10 Kasım'da hala milyonlarca kişi için zaman bir dakika durduğu için,131 yıl yaşayan bir ölüyü paçasından aşağı çekme,karalama çabaları...
bende,birçok Türk genci gibi saat 9'u 5 geçe uyuyor olacağım Atam,senin emeğinin bize getirdiği huzura başımı yaslamış olmanın güveni içerisinde.belki de her an,aynı huzurun başımızın altından çekilip,suratımıza bastırılarak nefessiz kalma endişesi ile...

8 Kasım 2013 Cuma

Menekşe

MENEKŞE

Menekşemin yaprakları
Bükmüş boynunu
Bekledim
Belki dirilir diye,
Bahara daha çok var oysa….
Umut işte!
Mesnetsiz meserret olur mu hiç?
Olsa da, bir bilinmeze yürümeye,
Karşılıksız sevmeye,

Benzer sevemeden ölmeye…

12 Ekim 2013 Cumartesi

muteber....

MUTEBER

Bu gece de
Özlemleri yatırıp koynuma
Sabaha dek hasret büyüteceğim…
Nefesini dolayıp boynuma
En çok gülüşünü özleyeceğim…


10 Ekim 2013 Perşembe

Mesaideyim...

MESAİDEYİM

Mesaideyim
Masama yaslanmış
Bu günün dünden farkı olmadığını görmeden
Yarının ne getireceğini bilmeden
Kitlenmiş gözlerim her hangi bir noktaya
Ve ağlamakla gülmek arası geçen zamana
Aldırmadan
Unutmadan, unutmuş gibi yaparak
Hatırlamadan, hatırlamış gibi bakarak
Aslında huzurun
Derin yalnızlıklar koynunda uyuduğunu bilerek
Her adımda beklide hiç gelişemeden
Büyüdüğünü ve öldüğünü bilmek mi

Yaşam denen gerçek?

2 Ekim 2013 Çarşamba

1988 İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yunan Dili ve Edebiyatı
“Sevgi” konulu Şiir Yarışması Birincilik Ödülü

BİR YUDUM SEVGİ

Bu güne kadar,
Varolduğum Hamura ektiğim
Hiçbir tohum yeşermedi.
Yeni günle doğacak umutları beklerken;
Hep sabah güneşi ile kavrulmuş ekinlerle karşılaştım.
Ellerimle büyütüp, solarken dirilttiğim çiçeğimi(*)
Çılgın rüzgara kapılmış olanlar, çiğnedi geçerken.
Bir baktım;
Sevgisizlikten kurumuş, çatlak toprak üzerinde
Kalbim tir-tir titriyor,
Can çekişen son bir yakarış gibi...
Aşınan duygularım;
Artık bana bile yaramazlar,
Var git yoluna sen,
Var git, benden bir buse bekleyen kız!
Bu çorak toprakta bitmez aşk çiçeği.
Çok denedim, çok  uğraştım,
Bedenim didinmekten, kalbim umut etmekten yoruldu.
Senin taze ciğerlerin;
Bu yaşlı nefesimle dolu havayı solumasın.
Bekleme beni,
Ben misafiriyim ecelin.
Hadi git!
Git ki;
Bir de gözyaşı eklenmesin,
Bir daha bu yaşlarla sulanmasın ruhum.

Zaten yıllarca
Kopan fırtınaların ardından ağladım, durdum.
Bıkarsın bir gün sen de bu aşktan.
Ne sen buğulu gözlerle geriye bak;
Ne de ben ileriye adım atmaya çalışayım,
Gücüm olmaz zaten yürümeye.
Git ki;
Arkandan emeklemesin hislerim.
Geçmedin var say
Bu aşkları yok olmuş adadan,
Görmedin farz et yüzümü.
Bakma gözlerimin derinliklerine,
Bakma genç durduğuma;
Yüreğim, yorgun ve yaşlı küçük kız...
Bir mızrağa geçirilmiş gibi
Üst üste istif edilmiş,
Ardına bakmadan giden sevgililerim.
Hepsinden ayrı bir çizgi var ruhumda,
Hepsinden kalan ve durmadan kanayan bir yara...
Bu yaralardan sızan acılarım var.
Bir de senin ismin yazılmasın anılarımın arasına,
Bir de senin ismini anıp ağlamayayım.
Zaten, soğuk ve bencil duyguların hışmından
Büzülmüş yüreğim,
Bir de senin küllerini savurmasın
Benliğimin, sonsuz bir sevgi yetiştiremediği bu tarlada.

Bir şey değişti şimdi;
Senin bıraktığın bu ayak izlerine
Acı dolu gözyaşları dökmeyeceğim, Güzel kız!
Senin küçücük yüreğinden yayılan sıcaklık,
Ellerinle uzattığın yaşama çağrı
Şekillenecek hep kafamda.
Hatırlayacağım hep seni.
Diğerleri gibi;
O insafsız mızrağa geçirmeyeceğim.
En değerli yerde;
Kalbimin bir köşesinde saklayacağım.
Kim bilir, bir gün
Senin bakışlarının yansıttığı bu duygularda
Bir tohum,
Sevginden kaynaklanan bir tohum yeşerir.
Zaman geçmiş olup,
Yok olsa da benim vücudum;
Gel,
Gel ek, o tohumu bu toprağa
Ve çiçeğine benim adımı ver.


(*) Barış Manço’nun şarkısından alıntıdır.

23 Eylül 2013 Pazartesi

DOST-UM-DUN





DOST-UM-DUN

Dostundur yüreğine
Bağladığın karaların
Yarısını yüklenen, paylaştıkça

Dostundur en kabına
Sığamadığın anlarda
Büyütür sevincini, paylaştıkça

Diğeri olur ağlayan gözünün,
Tebessümünün bir yarısı

Bazen de
Dostun sandığındır;
Geçmişin tüm ağırlığını
Bindirip bir bıçak sırtına
Yaralayıverir seni
Can evinden, hatırladıkça...




14 Şubat 1998
Şair-Ozan ve Yazarlar Kültür Derneği

Şiir Yarışması Takdirname Ödülü

14 Eylül 2013 Cumartesi

ÖLÜM VE YORUM

ÖLÜM VE YORUM
 
Ölü-yorum susadıkça.....
Ve susadıkça sevgiye mi? Sevgiliye mi?
İçim yandıkça, gözlerim kapalı, yangın damarlarımda
Feryat-figan yok!
Serzenişlerim dağlara
Ölü-yorum
Besmeleler dimağımda
Ellerim çaresiz, avuçlarım inliyor
Baştacı şimdi
Arkamdan ölü-yorm-lar
Kim bilir neler konuşurlar
İnsafsız ölü-yorum-cu-lar
Susadıkça
Kandığımı sandığım herşeyde boğuluyorum !


30 Ağustos 2013 Cuma

DÜŞE KALKA

Düşe kalka büyüdüğümü sanmıştım
Hala içimde çocuk sevinçlerim var
Hala umutlarım oyuncak
Elimden alınınca içim yanarak ağlayasım var

Yürüdükçe yıllarda yorulurum sanmıştım
Önümde uzanan daha yıllarca yol var
Gözlerim yeni ufuklarda
Her sabaha verecek selamlarım var





.........BİLDİĞİN GİBİ........ 






Gökyüzü ve boğazın suları bugün sanki ne gri ne tam mavi. Karşı kıyının tepelerine kümelenmiş evlerden bazılarının bacasından tüten dumanlar da olmasa, sanki her şey bir fotoğraf karesinde donmuş gibi. Kışın gelişini hatırlatan, bu sessizlikte insanın içini ürperterek hafiften esen rüzgar; yerlere serilmiş yaprakları, cılız ağaçların kuru dallarını, üstlerine çiğ düşmüş soğuk mermerleri yalayıp duruyor. Yaz günlerindeki gibi neşeyle doldurmasa da , boğaza baktıkça, insanın içini ferahlatan, nefes aldığını hissettiren, görme alanımı kaplayan bu manzara ve bu dinginlik, hüzünle karışık tatlı bir huzur yayıyor damarlarıma. Solda köprü, karşı kıyıda olabildiğine yaşam kokan topraklarla, bu kıyıda olabildiğince yaşamdan ayrılmış toprakları inceden atılmış teyel gibi iki yakasından birbirine tutturmuş. Yüzünden kanı çekilmiş, yalancı güneş, karşı tepelerin arkasına ha süzüldü ha süzülecek birazdan. Bir grup serçe havalandı baş ucundaki kavaktan, saklanmak için başka dalların arasına. Burnuma gelen veya duyumsadığımı sandığım ıslak toprak kokusu, kabarık tümseklerin üstünü yer yer bürüyen çalılar ve çalıların arasında zar zor kendine yer bulmuş gibi duran, adını dahi bilmediğim çiçekler, zorlukları olsa da insanın hayata devam etme azmini kamçılamak ister gibi. Bir tek şu sessizlik, tüm yolların en son nerede biteceğini anlatıyor. Dinlenmek, kendini dinlemek için oldukça iyi bir yer.




















“Gittin ya... ‘İyi halt ettin’ diyesim geliyor, aradan geçen altı yılın serinkanlılığıyla. Gittin de karanlıkları kucaklayıp; sanki aydınlıkları bize mi bıraktın? Ya da gün ışığını giyinip gidince; dünya kararacak mı sandın? Seyirlik bir penceren var mı oralarda bilmiyorum ama varsa görmüşsündür: Birkaç gün sürdü feryat-figan. Bir-iki ay aktı andıkça gözyaşları; bir süre sonra hüzünlü bir bakış olarak gözlerde asılı kaldı. Çoğumuz, seni gösteren işaret parmaklarımıza kara kurdeleyi bir yıl, bilemedin iki yıl taktık. Kısa bir süre neşeye kapalıydık. Yüceleceğini mi düşündün? Belki de alkışlanacağını sandığın cesaretin, torba dolusu laf oldu büzülesi ağızlarda. Gittin ya, burada her şey bıraktığın gibi....  Karmaşık, bildik ve yenik.

            Dondum... Evet, duyduğum andaki durumumu en iyi ifade eden kelime bu. İlk günler; olmuşları, olanları ve artık ortak olması mümkün olmayacakları, sanki başka bir bedenden seyreden hayalet gibiydim. Ağlamaktan, bazen de ağlayamamaktan körelmeye yüz tutmuş, ifadesiz gözlerimle etrafta olanları izliyordum; yaptığını anlamlandıramadığımı pek de fark etmeden. Son kez, evin önünde; seni tanıyan, az tanıyan veya tesadüfen orda  bulunan herkesin ortak yalanı, böyle zamanlarda kısa da olsa, bir an için, hep bir ağızdan bir olduğu ‘İyi bilirdik’ ten sen nasibini alırken; ben de ablanla eniştenin sebep-sonuç listelerinin ilk sırlarında yer aldığımı hissettiren ve arada bir göz uçlarından suratımı yalayıp geçen alaz bakışlarından payıma düşeni aldım. Daha çok kimden kime geçtiğini ayrımsayamadığım hakkımı da sana helal ederken; birlikte tükettiğimiz zamanları –bir film şeridi gibi olmasa da- hatırlamayı ihmal etmeyen hafızam sayesinde anladım; ölüm ile kalım arasında, laf ola beri gele söylenen, o incecik çizginin aslında hiç olmadığını. Genelde senden bir şeyler öğrenen taraf olmanın verdiği hafif kızgınlıkla farkına vardım; asla sonuncusu olmayacağını çok iyi bildiğim, hayata dair sonsuz deneyimlerden bir halkanın daha, tecrübelerime eklendiğini. Bir zamanlar, sana en yakın olabilen olmanın gizli gururuyla, seni ne denli iyi tanıdığımı zannederken; ardından bildiğim duaları mı okuyayım yoksa en sevdiğin şarkıyı mı mırıldanayım, şaşırıp kalmıştım. Sonrası malum; ‘Gidenle gidilmiyor’ un doğruluğuyla vicdanını oyalayıp, ‘Hayat devam ediyor’ un getirisiyle kendini bırakıveriyor insan alışılagelmişliğe, olağanmış gibi yaparak.

            Kendimce uzun saydığım bir dönem, kimseyle -özellikle de seni bana hatırlatacak, ortak anılarımızın bulunduğu hiç kimseyle- görüşmeyerek; kısacası dış dünyadan, hatta ailemden dahi kendimi soyutlayarak yasını tuttuğumu sandım.  Daha sonraları, yaptığının ne denli bencilce olduğuna kendimi inandırarak, seni düşüncelerimden çıkarmaya çalışarak; bir daha asla kapılarımı açmayacağımı sandığım çevrenin bana açtığı kapılardan yavaş yavaş geçip, farkında olmadan normal yaşantıma dönmeye başladım. Hislerimin ve yaşamımın etrafına çektiğim kalın zincirin halkalarını kırmayı ilk başaran Levent ve Itır oldu. Yani; seni bana en çok hatırlatan, seninle olan anılarımın içinde, senden sonra en çok yer alan iki dost. İyi mi yaptılar, bilemiyorum... Ortak yaşanan bunca şeyin anısına saygı duyup; yasını tutmama müsaade etseler daha mı doğru olurdu ya da içine gömüldüğüm sessizlikten ve sensizlikten beni çekip çıkarmaları mı da doğru oldu inan bilemiyorum. Benim, yokluğunun dondurduğu düşüncelerime gömülü olduğum günlerde; onların, daha uzun süreceğini sandığım üzüntülerini beri taraf edip, yeniden bu denli çabuk sosyalleşmeleri bana çok ağır gelmişti. Dostluk denen kavramın böyle olmaması gerektiğini düşünüp; gizli bir kırgınlığın
ardına saklanarak, onların beni yeniden yaşama döndürme çabalarını oldukça kırıcı sayılabilecek tepkilerle refüze ediyor, böylece birlikteliğimize, dostluğumuza duyduğum
saygıyı koruduğuma inanıyordum. Levent ve Itır’ın gayretleri sonuç verdi; seni anımsatan her şeyden kaçarak, içimdeki tarifsiz sıkıntıyı savuşturamayacağımı, hep beraber gittiğimiz

yerlere, yeniden gitmeye başladıktan sonra gördüm. İlk deneme oldukça zor oldu, seninle ilk kez el ele seyrettiğimiz filmi Levent’lerde yeniden seyrettik. Yas tutmanın, ölene de kalana da pek fayda sağlamadığını; hayatı geldiği gibi yaşamak zorunda olduğumu onların da yardımıyla keşfettim; annenle babanı, benimle tanışmadan üç yıl önce, trafik denen canavara kurban vermene karşın, onlardan neşeyle bahsettiğin zamanlar yüzeyselliğine hayret ettiğim anları hatırladıkça, kendimden utanarak...

            Geçenlerde sana bir şiir yazdım, özlemimin depreştiği bir yalnızlık bunalımımda (tabii seninkilerin yanında benim yazdığıma şiir denirse...) Kimseye okumadım senden başka. Beni tanıyan biri okusa şaşırıp kalır –benim dahi, okudukça şiiri kendi yazdığımdan şüpheye düştüğüme bakılırsa- kafiye uyumunu gördüğünde. “Burjuva bunalımı sivilce gibidir, patlayınca hiç izi kalmaz” derdin, yıllar sonra içimde ‘Şark çıbanına’ dönüşeceğini bilmeden. İşte senin ‘ufuneti geçtiğinde hiç izinin kalmayacağını’ düşündüğün, bunalımlı anlarımdan birinde; okumakta olduğum kitabın sayfa kenarlarını süsleyiverdi, o an elimde hazır bulunan kalem, kırkyılda bir de olsa bana uğramayı ihmal etmeyen ilham perisinin hüzünlerime dokunuşuyla.

            Okuldayken, uyanamayıp ilk dersi kaçırdığım günler, sahte bir reveransla beni selamlayıp “Haşmetlum, gelmekle zahmet buyurdunuz. Emretseydiniz biz sınıfça sırça köşkünüze gelirdik. Tabii insan ileride babasının işine, hazıra konacaksa; üniversite okumanın, zayıf not almanın, derse geç kalmanın pek bir ehemmiyeti kalmıyor değil mi?” diye, burjuva sınıfına dahil ettiğin beni alaya alışını hatırladım; bende kalan iki resimden biri olan, okul kimliğinden gizlice söküp aldığım vesikalığına bakınca. Diğeri ise Sultanahmet Parkında; elimizde bira kutuları, Levent, Itır, Sen, Ben, Asiye vesaire... O gün, amaçsız, arkadaş grubumuzun peşi sıra parkta yürürken “Bu mevsime verilmiş en güzel isim hangisi sence canım?” diye sormuştun. Ben de; ne demek istediğini anlamaya çalışan yüz ifademe asılı, beklenmedik bir soruyla kalkmış kaşlarımın altında, soru işareti gözlerimi gözlerine odaklayıp, şaşkınlıkla “Hı...?” diye biraz kabaca, sorunu soruyla yanıtlayınca; sinirli sinirli “Yok güzelim, henüz öyle bir isimi yok bu mevsimin” diye cevabı yapıştırıp, benden uzaklaşıp hızlı hızlı yürümeye başlamıştın. Parkta dolandığımız sürece niye kızdığını anlayamadan ve seni daha da kızdıran suskunluğumla, kırılan gönlünün alınabileceğini zannederek, elini daha sıkı tutmaya çalışma çabalarım pek başarılı olamamıştı. Cuma akşamları, son ders çıkışında uğrayıp, birkaç bardak bira veya zenginlik günlerimizde sıcak şarap içmeyi neredeyse adet haline getirdiğimiz pub’a girdikten epey sonra kavrayabilmiştim; isimlerinden en güzeli ‘Hazan’ olan bu mevsimi ne çok sevdiğini, bir yıl önce bu mevsimde aynı gün arkadaşlığımızı sevgiye dönüştürmeye karar verdiğimizi ve bana neden bu denli kızdığını... Aynı akşam, güzel bir yemekle ilk yılımızı kutlamak için seni ikna ettikten sonra, bildiğim tek meyhane olan Beyoğlu’ndaki İmroz’da almıştık soluğu. Biraz gönlünü alabilmiş olmanın verdiği dayanılmaz hafifliğin, biraz da eski Türk Sanat Müziği şarkılarının değerli katkılarıyla epey bir çakır keyif olmuştuk. Daha doğrusu, alkolün senin damarlarınla daha eski tanışıklığı sebebiyle senin çakır keyfi olduğun saatlerde, ben çoktan sarhoş olmaya doğru yol almıştım. O akşam, yaşamımda, hiç o kadar çok konuşup gülmediğim bir zaman olarak kayıtlara geçmişti. Tabii her telden, her boyadan çalabilen senden ‘İçmenin raconunu’ delikanlılık dağarcığıma hafif bozularak da olsa eklemem, bunu karşı cinsten öğreniyor oluşum, o akşamı daha da unutulmaz kılmıştı benim için. Cuma akşamlarımı bir-iki birayla süsleme alışkanlığı o günlerden kaldı. Bizimkiler tatile gittiğinde, bizim evde veya Levent’lerde kurduğumuz çilingir sofralarımızın tadını hiçbir muhabbette bulamadığımdan bugünlerde pek rakı içmiyorsam da; İmroz’daki öğretinle, delikanlılıktan erkekliğe terfi etmenin şanına yakışır şekilde rakı içebiliyorum şimdi. En azından, içki


kadehlerinin birbirine; gözlerin görerek, ellerin kadehe dokunarak, burunun kadehin içindeki kokuyu koklayarak, damağın içkinin tadına vararak zevk aldığı ve beş duyu organından geriye kalan kulağın da zevk alıp, keyfin tamamlanması için ‘Çın’ latıldığını biliyorum artık.

            Birlikte, hemen hemen hiç boş bırakmayıp, her saatini klişelerin elinde oyuncak etmeden sarf edebildiğimiz zamanları hatırlayınca; kimseye benzemeyişinin, bazen çok bilmişliğinin, esprili kabuğunun altına gizlediğin duygusallığının, gerçek anlamda ilk kız arkadaş edinebilen er kişiyi –beni- hayran bırakmasına pek şaşmıyorum bugün. Ancak, ilk günler, birlikte olabilmek için, Kaf Dağı’nın ardından bir zümrüt-ü anka kuşu yakalamadığı kalan erkek arkadaşının okuldan soğumaması için, bile bile ders bırakıp, mezuniyetini bir yıl daha erteleyerek aşkını ispatlayan kaç dişinin var olduğunu düşündüğüm günleri,  bugün dahi gülümseyerek anımsadığımı da itiraf etmeliyim.

            Tuhaftın, değişiktin; birçoğu gibi orasına burasına halhal, hızma takarak, resimler çizdirerek değişik olmaya çabalamadan... Okumaya doyamadığın kitap sayfalarını, elinden düşürmediğin sigaranın tütününü, hızını alamayıp, yiyip yutacağından korktuğumu söylediğimde; çok iyi taklit ettiğin Kıbrıslıların şivesiyle “Napam be gopça gözlüm, çok aç kalırsak onlarda geçer bu köpeciğin gurgurasından” dediğinde fark ettim, sana ‘Boncuk gözlü’ diye taktığım lakabın ‘Kopça gözlü’ olarak bana geri döndüğünü. Gittiğin gün onu da düşündüm: Benim gibi kara gözlü, sıradan, içine kapanık bir adama takılabilecek daha enteresan bir lakap var mıdır diye... Bir de, duranlığıma kızdığında, duymaktan nefret ettiğim ‘Miski-n-amber kokulum’ dediğini saymazsak.

            Seninle, ertesi gün birlikte ne yapacağımız, ne yaşayacağımızı bilmediğim için; bilmediğim bir sürü şeyi farkında olmadan, gururum incinmeden öğrenebildiğim için; bildiklerimi de farklı bir bakış açısı ile yeniden gözden geçirmemi sağladığın için; bir bakışınla beni cinsel cazibene sürükleyebildiğin için; içindeki çocuğun, sebepli sebepsiz neşelenmeme neden olduğu için; en romantik anlarda dahi, hep romantizmin hülyasında boğulmak isteyen hemcinslerine inat, her zaman güldüğüm esprilerinle beni kahkahalara boğabildiğin için; arkadaşlarımızdan bir çoğunun, yaşadıklarını sandıklarından çok farklı bir ilişki yaratma kabiliyetin olduğu için güzeldi her şey. Başımızda esen kavak yelleri dinip, aşkımız bittiğinde de hiç çirkinleşmedi... Biliyor musun; senin batıllarına kızarken, ben de inanmaya başladım, üç rakamının hayatımda bir yeri olduğuna. Üniversitenin ilk yılından itibaren üç yıl ilişkimizin sürüp, ilişkimiz bittikten üç yıl sonra gittiğine –ki; bu üç yıl zarfında birbirimiz için özel kalabilmenin güzelliğiyle en az üç haftada bir buluştuğumuzu da hesaba katarak- sen gittikten üç yıl sonra Nermin’i tanıyıp evlendiğime ve şimdi evliliğimin üçüncü yılında, her zamankinden daha sık aklıma düştüğüne bakılırsa; bu üçlerin, hayatıma uğur mu uğursuzluk mu getirdiğine karar veremediğim bir manası olmalı...

            Sen, hayatımın içindeyken de, içinden çıkıp, yine çok yakın bir yerlerinde kaldığında da yaptığın gibi; boncuk gözlerini, henüz yazmadığın şiirlerini, hiç diline persenk etmediğin sevgini, dokunduğunda içimi titreten incecik ellerini, sonradan modaya kanıp kestirdiğin ve benim koklamayı çok sevdiğim kumral saçlarını, en içime kapandığım ‘burjuva bunalımlarımda’ esirgemediğin, önceleri sevgili sonraları dost kalabilen omzunu ve çocuk bakışlarını beyaza dokuyup, sarınıp sarmalanıp giderken de, beni şaşkınlıktan ağzı açık bırakmayı başarmıştın.

            Sayende, sarsıla sarsıla yerine gelen bilinç altıma yatırdığım senden, bir tane daha bulamayacağımı kavramaya başladığım sıralarda tanıdım Nermin’i. Senin aksine; belki daha
durağan, daha bildik, müşfik, sevgisi hep dilinde olan, tam eş olacak kadın işte..!  Onun içindeki çocuk genelde uyuyor ama en azından, gençliğini üç kutu ilaca ödünç verip; hayatındaki bunalımlı köşeleri bu denli sivri dönerek, beni aptala çevirmeyeceğini bilmenin huzuru var içimde. Senden bulaşan alışkanlıkla; zaman zaman, hiç olmayacak yerinde, bu huzurun içine bir hırıltı yakıştırmadığım olmuyor değil hani. “Hayat, kalp grafiğine benzer; içinde iniş çıkışlar yoksa durmuştur” derdin ya, o sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen huzur çizgisine, bu sebeple, arada bir ivme katıyorum ki; Nerminle hiç durmasın, hiç bitmesin diye. Bu arada, senden edindiğim tek alışkanlık bu değil; sigaraya da başladım. Nasıl muzip muzip bakıp, hafiften mutlu olacağını bildiğimden, yanına gelip; tartarlı dişlerimi göstere göstere sana kocaman gülümsemeyi ve cebimdeki paketten bir tane ikram edip ‘Benimle bir sigara tüttürmenin keyfini süremediğinden şikayet ederdin, yak bakalım bir tane’ demeyi düşündüm sık sık. Aslında sigara ve tartarlarım bahane, seni göresim geldi. Nermin biliyor seni, tanıştığımızın ilk aylarında bolca dinledi benden; kimi zaman merakla, kimi zaman içten bir saygıyla, kimi zaman kıskançlıkla, kimi zaman da sıkıntıyla... Ama anlatılanlara ve anılara hiç saygısızlık etmeden. Bazen, senden konuştuğumuzda –son zamanlarda pek konuşmuyoruz ya- sana, gençliğine acıdığını; aptallık ettiğini düşündüğünü seziyorum. O anlarda biraz geriliyor, sinirleniyorum ama seni aklamaya çalışmıyorum. Böyle düşünmemesi için, seni tanımış olması gerektiğini biliyorum.

Bugün Pazar, senden sonraki Pazarlarım genelde stadyumlarda geçiyor maç sevdasına. Bugün de evden maç bahanesiyle çıktım. Gelirken ‘Üç gonca gül alayım, yanına yatırayım’ diye düşündüm ama her kadının ayağını yerden kesebilen bu tür jestleri, senin sıradan bulacağını bildiğimden vazgeçtim. “Din de aşk gibidir. Soyut bir kavram. Elle tutup, gözle göremediğin bir olguda mantık aramak anlamsız. İnanıyorsan; nedensiz, niçinsiz yaşayabildiğin kadar yaşaman gerek” diyerek, kayıtsız şartsız dinini kabullenmiş, ender entelektüellerden  biri olan sana; senin ezbere bildiğin dualardan birkaçını, kitaptan da olsa okumak daha doğru göründü. Sen de “Ben bunları gözüm kapalı okuyorum güzelim, sen hala heceliyor musun, yaşından başından utan” diye alaya alır, kahkahalarla gülersin, güleriz... (Şimdi düşündüm de; eskiden ne çok gülermişiz, artık ne kadar az gülüyoruz) Sana çiçek getirmedim; babandan kalan üç kuruşla Artvin’de yaptırdığın iki üç odalık derslik sayesinde, alt kat komşun Şahende teyze ile paylaştığın iftar sofraların sayesinde, hak ettiğini düşündüğüm yerdeysen, benim getireceğim çiçeklerden daha alasını –aramızdayken bilerek veya bilmeyerek temellerini attığın- cennet bahçende kokluyorsundur nasılsa.
           
            Ben iyiyim, bildiğin gibi... Nermin hamile, evlendikten tam üç yıl sonra! Kızım olur da, senin ismini koyarım sanıyorsan yanılıyorsun, haberin ola.  Senin gibi sevgili, dost, eş güzel olur da, evlat başka... Neler olacağını merak ederek geçiremem, doğumunun üstünden geçecek her üç yıldan sonrasını. Hadi seninde gönlün olsun; hani senin pek sevdiğin bir isim vardı, hem onu Nermin’de bilmiyor, onu koyarım isim olarak, kızım olursa.

            Levent’in sana selamı var, o biliyor sana geldiğimi. Nermin’e söylemedim, anlarsın işte...! Ne tuhaf; gençliğimi seninle örüp, Nermin’le olgunlaşıyor olmam. Bilim adamlığından, devlet memurluğuna geçen biri gibiyim...

            Her şeyi kolunun altına alıp gittin sanma. Kalan epey bir şeyler  var senden  bana; belki de kalacak olan benden başkalarına. Bak, seneler sonra da olsa, öğrenmişim değil mi seni nasıl mutlu edeceğimi?  Yerin pek güzel, aranızda kalan boğazın serin sularını saymazsak, en büyük aşkın Tevfik Fikret’in evine nazır. Sigara? Hadi, birer tane içelim seninle, şöyle Aşiyan’a karşı. Sana, sana yazdığım şiiri okuyacaktım, sonra ustaya ustalık taslanmaz diye düşünüp, yanıma almadım. Ama elim boş geldim sanma, tüm yaşantım boyunca ezberleyebildiğim tek şiir:

            Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden;
            Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık yanıyor!..
           
            Güzel çocuk, senin olsun hayatım istersen;
            Niçin gözüm sana baktıkça böyle yaşlanıyor?..

            Güzel çocuk, ne kadar tatlı söylüyorsun sen;
            Yalan da olsa içim doğru söyledin sanıyor!..

            Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım seni ben?
            İçin bu yaşları boş anlıyorsa aldanıyor!..

            Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden;
            Bugün sıcak yine pek, sanki her yanım yanıyor!..

Hoşuna gitti, eminim. Tabii ‘Tevfik Fikret’ ne de olsa!



***


            Çocukluğumda ezberlettikleri ‘Fatiha’ suresini okuyarak, arkamı dönüp, bir-iki adım atmıştım ki; sanki arkamdan “Melih...” diye seslendiğini duyar gibi oldum. Döndüm, gülümsedim: “Sen de sağol (!) güzelim, asıl ben sana teşekkür etmeye geldim. Gitmekte acele ettin, bari bekle bizi orda; bir gün  karşılaşacağız nasıl olsa!” diyerek, veda ettim.

            Yere serilmiş, kızaran yaprakların üstünde yürürken; sonbaharın en güzel melodisini dinleyerek, kapıda emanet bıraktığım yaşantıma doğru ondan uzaklaştım.











29 Ağustos 2013 Perşembe

VİRGÜLÜNE DAHİ DEĞEMEDEN

Virgülüne dahi değemeden
Daha hayatın,
Tükenmek istemiyorum.
Nüfuzlu nefesleri ensemde
Tüylerim ürpermemeli hissetikçe.
Bu diyarlarda,
Bu topraklarda sığıntı olmamalı.
Biliyorum,
Yüreğim özgür;
Yere – göğe sığmamalı.
Biliyorum,
Erimek istemiyorum;
Bir mum(cu), bir yağmur (dereli) gibi...
Taşımak istemiyorum
Bileklerimde kalın halatları, zincirleri...
Noktasına acımadan
Yakmak istiyorum
Dilleri, renkleri ayıran

Tüm söylemleri.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bitti bile....Belki de

Her bitiş yeni bir başlangıç
Diye diye
Her başlangıcın bitişini
Düşüne, düşleye
Yarınların korkusuyla
Takılıp kaldık
Düne , güne...

Belki de ...Bitti bile...

Aşk iki kişilik bir oyun
Özlene, özleye
Geldiği gibi gideceğini
Göz göre göre
Oynanmamak dürtüsüyle
Yitip gidiyoruz
Hoyrat hayatın elinde...


2/03/2005

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Elveda...

ELVEDA

Elveda
Demekse, içindeki sevince
Yaşamak;
Ben
Yaşamı size armağan bıraktım
Bende makbul
Ölesiye sevmek !


22 Temmuz 2013 Pazartesi

Çocuğunuzun Öğrenim Durumu...

Biz ‘Gezi’ ile uğraşaduralım, eğitim sisteminde hükümet atı alıp üsküdar’ı çoktan geçmiş durumda. 4+4+4 sistemi yasalaştığında hükümet’in ne yaptığını bilmediğini iddia edenler olmuştu. Oysa hükümet ne yaptığını gayet iyi biliyordu ve emin adımlarla bildiği yolda hızla ilerliyordu. Bu aşamada sorun A hükümeti, B hükümeti değil. Hangi hükümet, kim yaparsa yapsın, sorun; insanların tercihlerinin yasalarla yasaklanmasıdır. Metazori’dir, sorun.

Bugün gelinen nokta şudur ki; çocuğunuz çocukluk nedir bilmeden ya eşekler gibi çalışacak. O dershane senin, bu özel hoca benim ve SBS sınavından 450’lerin üzerinde bir puana ulaşacak ya da sizin çok paranız olacak! Bu iki alternatiften birine sahip değilseniz o zaman çocuğunuz İmam Hatip öğrencisi olacak!

Başka alternatifiniz yok.

Çok yakınımdaki eşimin-dostumun çocukları gibi okul-ders durumu orta halli devam eden bir çocuğunuz varsa ve SBS’ den 450’lere çıkamayan bir puan aldıysa ‘ammmaaan n’olcak, mahallede bulunan düz liselerden birine gönderirim’ gibi bir rahatlığınız kalmadı.

Çoğumuzun mezun olduğu, bildiğiniz mahalle okulları da artık SBS puanı ile öğrenci alıyor. Mahalle okullarının kontenjanları neredeyse dörtte bir oranında düşürülmüş durumda. Yani A lisesi normalde 400 öğrenci kontenjanlı iken, bu sene kontenjanı 100’e düşürülmüş durumda. Dolayısıyla SBS’de atıyorum 400 alan ve yine tamamen atıyorum Küçükçekmece’de kendi mahallesine puan ve kontenjan durumundan kayıt olamayan bir öğrenci, sizin çocuğunuzdan daha yüksek puan aldığı için gelip sizin mahallenizdeki okula kayıt olacak. (çocuğunuzun bu okula ulaşımı nasıl olur, nasıl gider-gelir, okulun saatleri sizin çalışma saatlerinizle örtüşür örtüşmez orası ise tamamen sizin sorununuz). Sizin mahallenizdeki okul kontenjanı dolduğu için, siz düşük puan alan çocuğunuzu ya öpe öpe İmam Hatip’e yollayacaksınız (ki, İmam Hatiplerde puan durumu önemli değil çıta bayağı altta tutulmuş durumda) ya da kesenize kuvvet özel okula göndereceksiniz.

Bu ne demek? Bu, şu demek: çocuğunuzun devlet okullarında düz liselerde eğitim hakkı elinden alınmıştır demek!

Benim anlamadığım ise şu; cemaatlere ait özel okullara evlatlarını gönüllü gönderen veliler dahi İmam Hatip’leri tercih etmezken ben niye tercih etmek zorunda bırakılıyorum?

Madem seçtiklerimizle bizi yöneten hükümetin tutumu bu; o zaman yeni bir yasa çıkarsın tüm lise ve dengi okullara yaşı gelmiş gençlerin İmam Hatip eğitimini zorunlu kılsın. Herkesin evladı din öğretimi ağırlıklı öğrenimi mecburi alsın! Kulağa hiç hoş gelmese de parası olana özgürlük, olamayana mecburiyetin yolları kapansın!

Maddi durumu birkaç yıl evladını özel’de okutacak kadar müsait olanlarda da durum iç güveysinden hallice değil. Tut ki; son dört yıl kastın-sıktın evladını özel’de okuttun. Sonra ne olacak? Özel okulun standartlarına alışmış bir çocuk, devlet üniversitesinde ki ortama nasıl uyum sağlayacak.

Bugünün rakamlarıyla, beşikten eşiğe bir çocuğu özelde okutmamın ortalama maliyeti 500 bin TL’cik!

Ben hep söylüyorum; erkek evlada sahip olanlar, çocuklarını marangozun, elektrikçinin, demircinin yanına verseler çok daha mantıklı. Zira günümüzde gençlerin büyük çoğunluğu özel veya tüzel üniversitelerden mezun olduğundan üç otuz paraya şirketlerde iş bulmanın derdinde. Az bir bölümü de KPSS ile memuriyete kapağı atmanın peşinde.

E bu kadar tırt üniveriste, vırt üniversite mezununun olduğu bir ülkede, memleket marangoz’a, elektrikçiye, demirciye hasret.

Bu birkaç meslek dallarından birine işiniz düştüğünde adamların randevu temrini minimum 15 gün sonra. Hadi buldunuz, geldi, işinizi haletliniz diyelim. Siz çıkan fatura ‘oha’ dedirtecek kıvamda.

Kız çocukları olanlar için henüz bir proje üretebilmiş değilim. Bir kuaförün yanına verirsiniz diyeceğim; aynı mahallede iki kedinin kuyruğu birbirine değse biri kuaför salonu sahibi çıkar.
Terzi yanına vermek daha evla bir çözüm. Ama 3 liraya t-shirt bulduğunuz memlekette kim özel bir şeyler diktirmek için vakit ve para harcar bilemedim.


Geriye, kız çocukları için tek bir çözüm kalıyor; 18’inde verin cebi kalın bir kocaya gitsin. Siz sağ, kız selamet. Başlık parası isteyin, kıza da ‘üç çocuktan aşağı yapma’ diye tembihleyin, olsun bitsin!

12 Temmuz 2013 Cuma

Eve Erkek Aldım ! (MuhabirTürk yazılarımdan...)

Avrupa ülkelerinde, tam anlamına yakın teoriden pratiğe geçirmekte pek kusur etmediklerinden, artık gündem konusu olmaktan çoktan çıktıysa da; Ülkemizde hala oldukça ilgi çeken bir mevzudur ‘Kadın-Erkek eşitliliği’. Aslına bakarsanız, bu mevzunun, bizim buralarda, Avrupadaki anlamında algılanabildiğini söylemek zor. Her nekadar bürokratlar er meydanlarında bangır bangır bağırsada, birkaç kadın yazarımız bu konuda kendini paralasada, bir kıyaslama yapsak; bu mevzuda Osmanlı’dan buyana ben diyeyim bir, siz deyin iki arpa boyu yol aldığımız apaçık ortada.

En başta Belediyenin verdiği yetkiyle kıyılan nikahlarda başlıyor falso. Ne diyor belediyenin yetkilendirdiği memur: ‘Kadın erkek her ne kadar eşitse de; erkek evin reisi, kadın da onun yardımcısı’ diye tamamlamıyor mu cümleyi, gelin olacak kıza ‘bundan gayrı kocanın yarım adım gerisidir senin yerin’ dercesine. Osmanlı zamanında da on adım geriymiş. Duruma bakılınca mehter takımı gibi ilerlemedeyiz bu konuda, iki ileri, bir geri. Siz hiç ‘Kardeşim bak kadın-erkek eşittir. Bu gelin hanım kızımızda, damat oğlumuz gibi en az on saat bir fiil dışarıda çalışıyor. Onun için bulaşığı o yıkıyorsa sen durlayacaksın, bir gece bebeğe o kalkıyorsa, ertesi gece sen kalkacaksın, evi o süpürüyorsa sen sileceksin.’diyen nikah memuruna rastladınız mı? Şahsen ben rastlamadım.

Madem kadın-erkek eşit; o zaman  Avrupa’da olduğu gibi çiçeği burnunda babalarda doğum iznine ayrılabilsin. Hiç değilse annenin doğum izni günlerinin yarısı kadar. Tahmin edersiniz ki; bu izin, sezeryen sonrası dikişleri patlamasın diye verilecek değil. Tam tersi, doğum yapan kadın; yakınları tarafından ‘ay, ne çok kilo almışsııın’, ‘gördün mü kardeş; bizim gelin doğurdu doğuralı ev çöp eve döndü’ gibi eleştirilerden demoralize olmasın diye. Doğum iznine ayrılan baba evde çocuğa bakarken anne de bir kaç saat kendine vakit ayırabilsin, evinin işini görebilsin diye... ‘Madem kadın-erkek eşit, niye kadının doğum izninin yarısı kadarı erkeğe verilsin, erkekte aynı zaman sürecinde izin yapabilsin’ diye düşünenleriniz olabilir. Hiç itirazım yok; çocuğu emzirme görevini üstlenebiliyorsa, kadının süt izinleride erkeğe verilsin.

Çalışma hayatında da ciddi bir eşitsizlik söz konusu; emeklilik yaşlarını göz önüne aldığınızda, atmış yaşına merdiven dayamış bayan sekreter çalıştıran kurum görmedim. Ama atmışbeşinde ofis boy’luk yapan, yetmişinde hala mutemetlik yapan erkeğe çok rastladım.
Ellili yaşlarındaki meslek erbabı kadının sıfatı ‘bunak’, erkeğinki ‘tecrübeli’değil midir?

İster ayıplayın, ister kınayın; beni, bu ülkede kadın-erkek eşitliği olduğuna kattiyen ikna edemezsiniz. Madem eşitlik mevcut; neden evlere temizlik için hep ‘kadın alınır’ da erkek alınmaz? Eve erkek alınmasının tek karşılığı vardır; onunda konumuzda yeri yok. Bizim buralarda ‘eve erkek alınmasının’ karşılığı, ‘eve kadın alınması’ ile eşleştiği gün kadın-erkek eşitliğine ikna olduğum gün olacaktır.

Sumru Karabaş Kazdağ



11 Temmuz 2013 Perşembe

GEÇ BİLE KALDIM YAZMAYA...

Aslında böyle şeyleri paylaşmaya uyuz oluyorum ama bazen de paylaşmak elzem oluyor.
Gerçi paylaşıyorsun da n’oluyor? Yer yerinden mi oynuyor, devranın düzeni mi değişiyor.
Tabi ki; hayır. Sen eteğindeki taşları silkeleyip, içini bir nebze olsun boşaltmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorsun o kadar. Gücendiklerin el kalmaya devam ediyor, gücenmediklerinde zaten neye istinaden eteğine o taşların dolacağını biliyor.

Yirmili yaşlarda eteğin hiç dolmuyor. O yaşlarda, bir şeyleri bitirmek de, başlamak kadar kolay oluyor. Olursa oluyor, olmazsa un suyu oluyor. Zira hayata karşı hala umudun oluyor. Ayşe olmazsa, Fatma; Fatma olmazsa Hasan… Birileri, bir süre için mutlaka yanına yoldaş,gönlüne eş oluveriyor. Bilindiği üzere kavak yelleri yaşları. Hayat sana ve çevrendekilere güzel. ‘Sorun, hiç mi yok ?’ dersen; olmaz olur mu… Flörtler dahi ‘Allah belasını versin’ ağırlığında geçiyor o dönemlerde. Arkadaş kazıkları ile ilk tanışma yılları. Ama gençliğin verdiği heyecan mı desem; umursamazlık mı desem bilemiyorum, insanın içine otağ kurmuyor. Ağlıyorsun, sızlanıyorsun. Hop, bir eller havaya ortamı, geçip gidiveriyor. Sanırım bedenin eskimesi gibi, bu da metabolizmanın çalışma hızı ile ilintili. Ruh daha çabuk eritiyor potasında yaşanılanları. Hayata girip-çıkan bu tatsızlıkları o yaşlarda bu çerçeveden görmek pek mümkün değil. Aşk acısından öleceğini sandığın yaşlar, bahsettiğimiz dönem. ‘Ölümüne kanka’lığın hüküm sürdüğü; aslında değil mezara, çoğunlukla pazara kadar bile sürmeyen ‘kanka’lıkların en dibinin yaşandığı yıllar. İstisnalar olmuyor değil. Var benimde tanıdığım, bildiğim ilkokul aşkı ile evlenen. Lisedeki sıra arkadaşı ile bir ömür sırdaşlığı sürdüren. İstisna… Bilinen bir diğer gerçek de  istisnaların kaideyi bozmadığı.

Otuzlu yaşlara gelince bünye son bitimsiz enerji kırıntılarını kullandığından olsa gerek; ‘bilmem kim şöyle demiş’, ‘bu insana yapılır mıymış’ lara takılıp kalmıyorsun. Zira bu çağda, otuzlu yaşlar, biz insan oğlunun hayatını kurup, oturtmaya çalışma yılları oluyor. Adamını-kadınını bulmak,tanımak, ondan eş olup olmayacağına karar vermek, işinde basamakları tırmanmak, ev kurmak, çocuk doğurmaya kendini hazırlamak (ki eskiden çocuklar zart diye doğuveriyordu. Artık bunun bile bir ön hazırlığı oluyor), çocuğu doğurmak, çocuklu hayata alışmak, ana-babanın kıymetini anlayıp; onlara daha çok zaman ayırmak gibi temel uğraşılara kafayı dolayınca hüzünlerle, gücenmişliklerle boğuşmaya vakit kalmıyor. Birine kırılsan-alınsan iki dırdır ediyorsun, geçip gidiyor. Otuzlu yaşlarda kendinle ve hayat arkadaşınla olan dırdırın tavan yaptığından en çok çekirdek aile içi gücenmişliklere takılıp kalıyor insan. Anne’den telefonlarda alınan yemek tarifleri, kayınanne’den yakınmalar, çocuğun kakası çok cıvık, iki gün sonra çok katı filan derken sosyalleşmeye, dolayısıyla da sosyal çevrede olup bitene yetişemiyorsun otuzlu yaşlarda.

Ama ya kırkılı yaşlar… Öyle mi? Hayatın tüm hay-huyunun artık hafiflediği bir dönem. Çevrende, yol verdiklerin zaten gitmiş, kalanların da sadece hayatında değil; taa içinde bir yerlerde süresiz misafirliklerine inandığın dönem. Başka bir deyişle; gidenler gitmiş, kalan sağların kesin ve net sende olduğuna inandığın zamanlar. 60’lı 70’li yaşlarda olduğu gibi affedersiniz osuruktan nem kapmasan dahi, eteğinde birken taşların omuzlarına, yüreğine yüklediği ağırlığı gün geliyor taşıyamaz oluyor insan. ‘bu adama-kadına ben yıllardır soframı açmışım, gönlümü açmışım, sırlarımı açmışım; sevincime kayıtsız-şartsız ortak etmişim. Bana ihtiyacı olduğunu bildiğimde anamı-babamı es geçip ona-onlara koşmuşum. Günlerce, aylarca, haftalarca derdini dinlemişim, devalar yaratmaya çabalamışım. Bunu hak etmedim, hak etmiyorum’a bir takılıyor beyinin. Gündelik sıradanlığının içinde; eline gül dikenleri batmışçasına, yüzün buruşuyor, kalbin buruluyor hatırladıkça. Rapor hazırlarken, yemek yerken, elinde çay denize dalıp gitmişken bir sürü sebep-sonuç ilişkisi, komplo teorileri yaratıyorsun kafanda.
Ne yaparsan yap, ne düşünürsen düşün gün sonunda gelip iş ‘bunu hak etmedim’e dayanıyor yine her düşüncenin, her varsayımın sonu. Yaşanana yeni yamalar eklenmese dahi, gün geçtikçe içinde daha katılaşıyor ve katrana bulanıyor düşüncelerin ve artık aklayacak bir neden bulamayacak konumda buluveriyorsun kendini.

Ve belki çok sonra anlıyorsun ki; hoşa gitmeyen, pohpohlama amaçlı olmayan, beklide tamamen dürüst olma adına gerçekler, dilinle damağın arasından dökülüvermiş bir zaman diliminde. Sözde yakınmalar, arkadan konuşmalar, bel altı vurmalar tahammül sınırını aşmış, yaşanmışlıklara dayalı konuşma hakkın olduğunu sanıp, bu hakkı kullanmışsın belki de… Evet; aynen böyle…Anlıyorsun ki; bir zamanlar çok prim yapan dürüstlük, arkadan konuşmayıp-yüz beraber düşüncelerini dile getirmek hayatına dahil ettiğin o insanları rahatsız etmiş. Belki de tamamen başka… Sonsuz misafirliğine inandığın o bedenlerin artık senin yarenliğine, sana, paylaştığın iki lokma ekmek-sahanda yumurtana, açtığın gönlüne artık ihtiyaçları kalmamış. Tabir-i caiz ise; kıçları boktan çıkmış. ‘Bitti,gel’ diye birine seslenme ihtiyaçları ortadan kalkmış. Kankalar panpa olmuş!

Ağır oldu değil mi? Bence de. Oysa benim eteğimde biriken taşların, yüreğimde biriken kırgınlıkların yanında, kelimeler çok hafif kalır.

Eş-ex dost, sadece arkadaş filan yine bir derece. Unutmuyorsun ama unutmuş gibi yapabiliyorsun. Eski resimlere bakıp, o günleri çok fazla özlediğini hissetsen bile kırgınlığını hatırlayınca, hezeyanına, geçici de olsa tuz-tütün ne bulduysan basabiliyorsun. En fazla, yüz yüze, karşı karşıya geldiğinde kafanda kurduğun binlerce yakıcı cümleye bir reset atıp, bir selamla geçiştirivermeye çalışıyorsun. Ve gün geliyor, araşılmayan, hal-hatırın kalmadığı o isimler cep telefonunun rehberinden de siliniveriyor. Ve kabulleniyorsun ki; artık geçmiş! Gönül defterindeki hesap-kitap kapanmış.Geriye sadece;bu devirde artık kimseye güvenmemekle ilgili gri puslu bir klişe kalmış.

Dediğim gibi; eş-dost neyse de, kanından, kendi canından olanın vefasızlığının ört-bas edilecek tarafı olmuyor. Uğrunda canını verebilecek kadar canım dediğin; bir bakıyorsun filizlenmiş, serpilmiş ve -çok emin olduğunu sandığı- doğrularının yolunu adımlarken senin yüzyıllar süren emeğini çiğneyip geçtiğini bile fark etmemiş. Hani derler ya; atsan atamazsın, satsan satamazsın…O hesap. Bir zamanlar onun yaşına,yaşını indirgeyip; onu güldüren, neşelendiren birikimlerin, doğru bildiklerinin yanlış olduğunu vurgulamaya kalkınca seninle arasına mesafeleri bir çırpıda koyuvermiş. Yani kısaca ‘el’ oluvermiş. En özelini seninle paylaştığı, akıllar sorup, fikirler danıştığı saatler süren telefon diyaloglarının yerini ehven ve sıradan konuşmalar alıvermiş.Gerektiği kadar ! Fazlası, ileri gittiğin anlamına gelivermiş. Sana da geriye, onun kırklı yaşlara gelip, senin emeğini, sevgini, bundan kaynaklanan doğruya yönlendirme iç güdünü anlayacağı günü beklemek kalmış.

Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım tüm bu hissedişler, kırklı yaşlarda kabinin ne kadar cama dönüştüğü ile ilgili. Ve bu cam her darbe aldığında, karşındakini de, yaşadığın gücenmişlikleri kucağına koymasına müsaade ettiğin için kendini de affedemediğin yaşlar. Yıllar yılı geri dönüşüm kutusuna dönen yaşanmışlıklarının artık boşaltılıp; aynı insanlarla, aynı ortamlarda yola devamın çok zorlaştığı yaşlar.

Hayatının, masa üstünden geri dönüşüm kutusunu kaldırdığın yaşlar. Emeğinin, çabanın eşittir vefa olarak karşılığının olmazsa olmaz olarak benliğine kazındığı yaşlar.


Kırklı yaşlar; hüzünlerinin, gücenmişliklerinin, çenene, olmadı eline vurup; sosyal medyada da olsa eteğindeki taşları döküp, hafiflemeye çalıştığın yaşlar.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Başlarım sana hayat !

Bir yüzün ağlar, bir yüzün güler... hayat böyledir. Aynada hep yüzünün bir yanını göremezsin. Aynalar yalan söyler derler ya; asıl yalan budur. Aynalar gerçektir. Sabah seni görürsün. Kimseye göstermek istemediğin gerçek kendini gösterir sana. O yüzden gerçektir. Hep aynı profilden bakamazsın. Cepheden de görürsün kanayan yüzünü, gülen diğer yüzünün yanında. Kanamazsa da olmaz, gülmezse de olmaz. Kalp grafiği gibidir; tek düze olduğunda durmuştur yaşamın.

Bazen için kan ağlar ama sen gülersin yolda bir yakınını gördüğünde; ‘iyiyim’ dersin. Sonra ‘iyi olduğuna’ inanırsın. İyi olmanı gerektiren birçok sebep gelir aklına. Senden daha kötü durumda olan duyumlarını anımsarsın. Ve gerçekten iyisindir artık. Acıyan yerin aklına gelmez ve yürürsün çizdiğin yol haritanda. Bazen de başkaları ağlarken senin için kıpır,kıpırdır. Tebessüm dahi etmemen gerekirken, kahkahalarını bastırmaya çalışırsın. Ve çok utanırsın. Ama utancın, içindeki kıpırtıyı bastırmaz, bastıramaz.

Sebepsiz gülme krizleri, herhangi bir şarkıda ağlama atakları parçamızdır ya hani…niye ağladığını anlatsan, adama ‘deli’ derler diye korkar kendine saklarsın. Bilmeden sendeki med-cezirleri seninle aynı havayı soluyan bir sürü kadının yaşadığını.

Güldüğünde dünya seninle gülüyor sanırsın, ağladığında da dünyanın en yalnız insanısındır.


Bal gibi böyledir hayat; bir yüzün güler, bir yüzün ağlar. 

29 Haziran 2013 Cumartesi

dört bilinmeyenli denklem

yıllar yılı karar verememiştim banu alkan için;gerçekten göründüğü kadar kibar ve aptal mı,yoksa gündemde kalabilmek için rol mü kesiyor diye...hala çözebilmiş değilim. ben banu alkanla ilgili karışıklığı henüz anlamlandıramamışken,memleket nihat doğana maruz kaldı.cinsiyetleri farklı olsada;aynı türden olduklarını düşünmüşümdür hep.ne yalan söyleyeyim;survivor denen aptallar macerasını dahi nihat doğan varken izliyordum.hangi mantığa hizmet ettiği konusunda kavram karmaşası yaşatsada eğleniyordum.ve bana bir araba malzeme çıkıyordu günlük geyiğimi çevirmek için.beyin fırtınamın devamlılığı açısından bu iki güzide şahsiyete bir yenisi eklendi nazarımda:başbakan!
icraatına bakınca;gerçekten bukadar sığ mı,yoksa politik arenada tarzı rol gereği mi,rolünden çıkamıyor mu,yabancı kökenli terzilerin üzerine teğellediği ve üstünde yarattığı potluklara aldırmadan mecburen giydiği kaftan mı bir türlü bilemedim.banu alkan ve nihat doğan bilinmezine bir bilen bulup ilk ağızdan gerçeği dinleyememişken bir de karşıma dört bilinmeyenli başbakan çıka geldi.doğal olarak benim bünyeye de fazla geldi...
(yazımın içinde adı geçen şahısların arasına mustafa topaloğlunu eklemeyi unutmuş olmaktan hicap duyarım...biraz daha yazarsam listenin uzayıp gideceğinden korkarım)

10 Şubat 2013 Pazar

Sanal,sosyal,sesli-sessiz...


Teknoloji hoş ve iyi…Ama ne yazık insanlık tüm samimiyetini yitirdi. Aynı çatı altında, hatta aynı oda da yaşayan ama ayrı dünyaları paylaşır oldu insanlar. Hastalıklarının çarelerini arama motorlarında bulduklarını sandılar. görüşmeden,tanışmadan, öpüşmeden, koklaşmadan tek bir ‘tık’la sevgili olanlar…

Sanat sever; yazılanı çizileni anlamaya çabalayan bir avuç insan vardı, onu da görsel paylaşım siteleri aldı. Fotoğraf, resim, heykellerin sergilendiği salonlar boynu bükük kaldı. Kaç kişi direnebildi korsan film seyretmeye, müzik dinlemeye? Hiç kıpırdamadan gerile, serile filmler sinema salonlarından önce meraklılarının meraklarına mucip olmadan evlerin salonlarında yer aldı. Onca emek, harcanan zaman teşvik primsiz havada asılı kaldı. Çocukluğun en büyük eğlence-gelişim aracı; ‘isim-şehir’, ‘adam asmaca’nın yerini; şekli bozuk, ucube çizgi film karakterleri aldı. Sokakta küfür öğrenmelerinden, kötü arkadaşlar edinmelerinden korkulan aynı çocuklar; steril (!) ortamlarda, cam fanusların karşısında ‘doğru çocuk, mükemmel anne, espirili ama seviyeli baba, dünya şirini nene – dede’ karakterlerine kitlenip, arka koltukta oturan gerçekleriyle karşılaşınca soluğu pedegoglarda aldı. ‘Sevgilisinin tırnağının uzadığı günü’ anlamlandırmak için, konuya ilişkin en doğru seçimi yapmak internet gurusu, e-ticaret sitlerine kaldı. Oysa, bir tıkla yollanan üçyüzotuzüç gül veya bilmem nerde yetişen bilmem ne çiçeğinden; bir tane gülün ele batan dikeni daha değerli değil miydi?

Ne neredeydi, nerde neyi ne yaptık, nerden nereye gittik, ne yedik, ne içtik, hatta utanmasak nasıl seviştik; her şeyi, herkesimiz her halükarda her konumuza bir ‘tık’la ulaşınca; eş-dost bir araya geldiğinde konuşacak konu kalmadı. Konu kalmayınca bir araya gelmenin pek bir manası da olmadı. Sosyal ağlar çıkınca, iyiden iyiye de asosyalleşilmedi. Ayın, yılın başı yine bir araya gelindi; yılların gelenekleri buffalo (!) soslu pancake’ler yenildi, salonlarda müşteri bekleyen sanat filmlerinin isimleri hatırlanamadığından, o an gündemde olan,bilmem kaç milyon gişe yapan orta öğretim seviyesinde espri dolu filmlerle indirildi,neşelenildi.Ortak zevkleri kapsayan görseller, yüklenildiği sanal ortamlarda bulunup gösterildi…Egolar ve göbekler şişirildi.Sanal alemde 24 saat aç-susuz hizmet veren diyetisyenlerin linkleri arandı,bulundu, gönüller rahatladı.

Sanal siyaset yapıldı, konuyla ilgili görseller paylaşıldı, beğenildi,kınandı, velhasıl memleket sanal anlamda epey kurtarıldı. Seçimlerde oy sandıklarından yine aynıları çıktı. Bunlara da sanal alemde kızıldı, söylenildi. Umutlar veya umutsuzluklar yeni seçim zamanı için nadasa bırakıldı.

Eksikliği olmasın temennimiz; yaş günleri, bayram, seyran, yıl başları, şu sanal ortam olmasa nasıl hatırlanırdı bilmem…Küsen mi istersin, gönül koyan mı, kırılan mı…Ayıkla pirincin taşını. Neyse ki onun da çaresi mevcut; bol esemesli paketler sayesinde gönül alma, özür dileme konusunda sıkıntı kalmadı.

Suni gıdalar, suni ortamlar, suni deriler, suni ruhlar, suni samimiyetler ve en son suni döllenmde büyük başarı sağlandı !



10 Ocak 2013 Perşembe

KIYAMET YAKLAŞIYOR STOKK BAŞLASIN9

Stokk EnPlus ürünlerinin satıldığı alışveriş sitesi
başarılı. az öz ürün
Enplus (general electric) buzdolabım zaten
memnunum...
bu kadar:)