.........BİLDİĞİN GİBİ........
Gökyüzü ve
boğazın suları bugün sanki ne gri ne tam mavi. Karşı kıyının tepelerine
kümelenmiş evlerden bazılarının bacasından tüten dumanlar da olmasa, sanki her
şey bir fotoğraf karesinde donmuş gibi. Kışın gelişini hatırlatan, bu sessizlikte
insanın içini ürperterek hafiften esen rüzgar; yerlere serilmiş yaprakları,
cılız ağaçların kuru dallarını, üstlerine çiğ düşmüş soğuk mermerleri yalayıp
duruyor. Yaz günlerindeki gibi neşeyle doldurmasa da , boğaza baktıkça, insanın
içini ferahlatan, nefes aldığını hissettiren, görme alanımı kaplayan bu manzara
ve bu dinginlik, hüzünle karışık tatlı bir huzur yayıyor damarlarıma. Solda
köprü, karşı kıyıda olabildiğine yaşam kokan topraklarla, bu kıyıda
olabildiğince yaşamdan ayrılmış toprakları inceden atılmış teyel gibi iki
yakasından birbirine tutturmuş. Yüzünden kanı çekilmiş, yalancı güneş, karşı
tepelerin arkasına ha süzüldü ha süzülecek birazdan. Bir grup serçe havalandı
baş ucundaki kavaktan, saklanmak için başka dalların arasına. Burnuma gelen veya
duyumsadığımı sandığım ıslak toprak kokusu, kabarık tümseklerin üstünü yer yer
bürüyen çalılar ve çalıların arasında zar zor kendine yer bulmuş gibi duran,
adını dahi bilmediğim çiçekler, zorlukları olsa da insanın hayata devam etme
azmini kamçılamak ister gibi. Bir tek şu sessizlik, tüm yolların en son nerede
biteceğini anlatıyor. Dinlenmek, kendini dinlemek için oldukça iyi bir yer.
“Gittin ya... ‘İyi halt ettin’
diyesim geliyor, aradan geçen altı yılın serinkanlılığıyla. Gittin de
karanlıkları kucaklayıp; sanki aydınlıkları bize mi bıraktın? Ya da gün ışığını
giyinip gidince; dünya kararacak mı sandın? Seyirlik bir penceren var mı
oralarda bilmiyorum ama varsa görmüşsündür: Birkaç gün sürdü feryat-figan.
Bir-iki ay aktı andıkça gözyaşları; bir süre sonra hüzünlü bir bakış olarak
gözlerde asılı kaldı. Çoğumuz, seni gösteren işaret parmaklarımıza kara
kurdeleyi bir yıl, bilemedin iki yıl taktık. Kısa bir süre neşeye kapalıydık.
Yüceleceğini mi düşündün? Belki de alkışlanacağını sandığın cesaretin, torba
dolusu laf oldu büzülesi ağızlarda. Gittin ya, burada her şey bıraktığın
gibi.... Karmaşık, bildik ve yenik.
Dondum...
Evet, duyduğum andaki durumumu en iyi ifade eden kelime bu. İlk günler;
olmuşları, olanları ve artık ortak olması mümkün olmayacakları, sanki başka bir
bedenden seyreden hayalet gibiydim. Ağlamaktan, bazen de ağlayamamaktan
körelmeye yüz tutmuş, ifadesiz gözlerimle etrafta olanları izliyordum;
yaptığını anlamlandıramadığımı pek de fark etmeden. Son kez, evin önünde; seni
tanıyan, az tanıyan veya tesadüfen orda
bulunan herkesin ortak yalanı, böyle zamanlarda kısa da olsa, bir an
için, hep bir ağızdan bir olduğu ‘İyi bilirdik’ ten sen nasibini alırken; ben
de ablanla eniştenin sebep-sonuç listelerinin ilk sırlarında yer aldığımı
hissettiren ve arada bir göz uçlarından suratımı yalayıp geçen alaz
bakışlarından payıma düşeni aldım. Daha çok kimden kime geçtiğini
ayrımsayamadığım hakkımı da sana helal ederken; birlikte tükettiğimiz zamanları
–bir film şeridi gibi olmasa da- hatırlamayı ihmal etmeyen hafızam sayesinde
anladım; ölüm ile kalım arasında, laf ola beri gele söylenen, o incecik
çizginin aslında hiç olmadığını. Genelde senden bir şeyler öğrenen taraf
olmanın verdiği hafif kızgınlıkla farkına vardım; asla sonuncusu olmayacağını
çok iyi bildiğim, hayata dair sonsuz deneyimlerden bir halkanın daha,
tecrübelerime eklendiğini. Bir zamanlar, sana en yakın olabilen olmanın gizli
gururuyla, seni ne denli iyi tanıdığımı zannederken; ardından bildiğim duaları
mı okuyayım yoksa en sevdiğin şarkıyı mı mırıldanayım, şaşırıp kalmıştım.
Sonrası malum; ‘Gidenle gidilmiyor’ un doğruluğuyla vicdanını oyalayıp, ‘Hayat
devam ediyor’ un getirisiyle kendini bırakıveriyor insan alışılagelmişliğe,
olağanmış gibi yaparak.
Kendimce
uzun saydığım bir dönem, kimseyle -özellikle de seni bana hatırlatacak, ortak
anılarımızın bulunduğu hiç kimseyle- görüşmeyerek; kısacası dış dünyadan, hatta
ailemden dahi kendimi soyutlayarak yasını tuttuğumu sandım. Daha sonraları, yaptığının ne denli bencilce olduğuna
kendimi inandırarak, seni düşüncelerimden çıkarmaya çalışarak; bir daha asla
kapılarımı açmayacağımı sandığım çevrenin bana açtığı kapılardan yavaş yavaş
geçip, farkında olmadan normal yaşantıma dönmeye başladım. Hislerimin ve
yaşamımın etrafına çektiğim kalın zincirin halkalarını kırmayı ilk başaran
Levent ve Itır oldu. Yani; seni bana en çok hatırlatan, seninle olan anılarımın
içinde, senden sonra en çok yer alan iki dost. İyi mi yaptılar, bilemiyorum...
Ortak yaşanan bunca şeyin anısına saygı duyup; yasını tutmama müsaade etseler
daha mı doğru olurdu ya da içine gömüldüğüm sessizlikten ve sensizlikten beni
çekip çıkarmaları mı da doğru oldu inan bilemiyorum. Benim, yokluğunun
dondurduğu düşüncelerime gömülü olduğum günlerde; onların, daha uzun süreceğini
sandığım üzüntülerini beri taraf edip, yeniden bu denli çabuk sosyalleşmeleri
bana çok ağır gelmişti. Dostluk denen kavramın böyle olmaması gerektiğini
düşünüp; gizli bir kırgınlığın
ardına saklanarak, onların beni yeniden yaşama
döndürme çabalarını oldukça kırıcı sayılabilecek tepkilerle refüze ediyor,
böylece birlikteliğimize, dostluğumuza duyduğum
saygıyı koruduğuma inanıyordum. Levent ve Itır’ın
gayretleri sonuç verdi; seni anımsatan her şeyden kaçarak, içimdeki tarifsiz
sıkıntıyı savuşturamayacağımı, hep beraber gittiğimiz
yerlere, yeniden gitmeye başladıktan sonra gördüm.
İlk deneme oldukça zor oldu, seninle ilk kez el ele seyrettiğimiz filmi
Levent’lerde yeniden seyrettik. Yas tutmanın, ölene de kalana da pek fayda
sağlamadığını; hayatı geldiği gibi yaşamak zorunda olduğumu onların da
yardımıyla keşfettim; annenle babanı, benimle tanışmadan üç yıl önce, trafik
denen canavara kurban vermene karşın, onlardan neşeyle bahsettiğin zamanlar
yüzeyselliğine hayret ettiğim anları hatırladıkça, kendimden utanarak...
Geçenlerde
sana bir şiir yazdım, özlemimin depreştiği bir yalnızlık bunalımımda (tabii
seninkilerin yanında benim yazdığıma şiir denirse...) Kimseye okumadım senden
başka. Beni tanıyan biri okusa şaşırıp kalır –benim dahi, okudukça şiiri kendi
yazdığımdan şüpheye düştüğüme bakılırsa- kafiye uyumunu gördüğünde. “Burjuva
bunalımı sivilce gibidir, patlayınca hiç izi kalmaz” derdin, yıllar sonra
içimde ‘Şark çıbanına’ dönüşeceğini bilmeden. İşte senin ‘ufuneti geçtiğinde
hiç izinin kalmayacağını’ düşündüğün, bunalımlı anlarımdan birinde; okumakta
olduğum kitabın sayfa kenarlarını süsleyiverdi, o an elimde hazır bulunan
kalem, kırkyılda bir de olsa bana uğramayı ihmal etmeyen ilham perisinin
hüzünlerime dokunuşuyla.
Okuldayken,
uyanamayıp ilk dersi kaçırdığım günler, sahte bir reveransla beni selamlayıp
“Haşmetlum, gelmekle zahmet buyurdunuz. Emretseydiniz biz sınıfça sırça
köşkünüze gelirdik. Tabii insan ileride babasının işine, hazıra konacaksa;
üniversite okumanın, zayıf not almanın, derse geç kalmanın pek bir ehemmiyeti
kalmıyor değil mi?” diye, burjuva sınıfına dahil ettiğin beni alaya alışını
hatırladım; bende kalan iki resimden biri olan, okul kimliğinden gizlice söküp
aldığım vesikalığına bakınca. Diğeri ise Sultanahmet Parkında; elimizde bira
kutuları, Levent, Itır, Sen, Ben, Asiye vesaire... O gün, amaçsız, arkadaş
grubumuzun peşi sıra parkta yürürken “Bu mevsime verilmiş en güzel isim hangisi
sence canım?” diye sormuştun. Ben de; ne demek istediğini anlamaya çalışan yüz
ifademe asılı, beklenmedik bir soruyla kalkmış kaşlarımın altında, soru işareti
gözlerimi gözlerine odaklayıp, şaşkınlıkla “Hı...?” diye biraz kabaca, sorunu
soruyla yanıtlayınca; sinirli sinirli “Yok güzelim, henüz öyle bir isimi yok bu
mevsimin” diye cevabı yapıştırıp, benden uzaklaşıp hızlı hızlı yürümeye
başlamıştın. Parkta dolandığımız sürece niye kızdığını anlayamadan ve seni daha
da kızdıran suskunluğumla, kırılan gönlünün alınabileceğini zannederek, elini
daha sıkı tutmaya çalışma çabalarım pek başarılı olamamıştı. Cuma akşamları,
son ders çıkışında uğrayıp, birkaç bardak bira veya zenginlik günlerimizde
sıcak şarap içmeyi neredeyse adet haline getirdiğimiz pub’a girdikten epey
sonra kavrayabilmiştim; isimlerinden en güzeli ‘Hazan’ olan bu mevsimi ne çok
sevdiğini, bir yıl önce bu mevsimde aynı gün arkadaşlığımızı sevgiye
dönüştürmeye karar verdiğimizi ve bana neden bu denli kızdığını... Aynı akşam,
güzel bir yemekle ilk yılımızı kutlamak için seni ikna ettikten sonra, bildiğim
tek meyhane olan Beyoğlu’ndaki İmroz’da almıştık soluğu. Biraz gönlünü
alabilmiş olmanın verdiği dayanılmaz hafifliğin, biraz da eski Türk Sanat
Müziği şarkılarının değerli katkılarıyla epey bir çakır keyif olmuştuk. Daha
doğrusu, alkolün senin damarlarınla daha eski tanışıklığı sebebiyle senin çakır
keyfi olduğun saatlerde, ben çoktan sarhoş olmaya doğru yol almıştım. O akşam,
yaşamımda, hiç o kadar çok konuşup gülmediğim bir zaman olarak kayıtlara
geçmişti. Tabii her telden, her boyadan çalabilen senden ‘İçmenin raconunu’
delikanlılık dağarcığıma hafif bozularak da olsa eklemem, bunu karşı cinsten
öğreniyor oluşum, o akşamı daha da unutulmaz kılmıştı benim için. Cuma
akşamlarımı bir-iki birayla süsleme alışkanlığı o günlerden kaldı. Bizimkiler
tatile gittiğinde, bizim evde veya Levent’lerde kurduğumuz çilingir
sofralarımızın tadını hiçbir muhabbette bulamadığımdan bugünlerde pek rakı
içmiyorsam da; İmroz’daki öğretinle, delikanlılıktan erkekliğe terfi etmenin
şanına yakışır şekilde rakı içebiliyorum şimdi. En azından, içki
kadehlerinin birbirine; gözlerin görerek, ellerin
kadehe dokunarak, burunun kadehin içindeki kokuyu koklayarak, damağın içkinin
tadına vararak zevk aldığı ve beş duyu organından geriye kalan kulağın da zevk
alıp, keyfin tamamlanması için ‘Çın’ latıldığını biliyorum artık.
Birlikte,
hemen hemen hiç boş bırakmayıp, her saatini klişelerin elinde oyuncak etmeden
sarf edebildiğimiz zamanları hatırlayınca; kimseye benzemeyişinin, bazen çok
bilmişliğinin, esprili kabuğunun altına gizlediğin duygusallığının, gerçek
anlamda ilk kız arkadaş edinebilen er kişiyi –beni- hayran bırakmasına pek
şaşmıyorum bugün. Ancak, ilk günler, birlikte olabilmek için, Kaf Dağı’nın
ardından bir zümrüt-ü anka kuşu yakalamadığı kalan erkek arkadaşının okuldan
soğumaması için, bile bile ders bırakıp, mezuniyetini bir yıl daha erteleyerek
aşkını ispatlayan kaç dişinin var olduğunu düşündüğüm günleri, bugün dahi gülümseyerek anımsadığımı da
itiraf etmeliyim.
Tuhaftın,
değişiktin; birçoğu gibi orasına burasına halhal, hızma takarak, resimler
çizdirerek değişik olmaya çabalamadan... Okumaya doyamadığın kitap sayfalarını,
elinden düşürmediğin sigaranın tütününü, hızını alamayıp, yiyip yutacağından
korktuğumu söylediğimde; çok iyi taklit ettiğin Kıbrıslıların şivesiyle “Napam
be gopça gözlüm, çok aç kalırsak onlarda geçer bu köpeciğin gurgurasından”
dediğinde fark ettim, sana ‘Boncuk gözlü’ diye taktığım lakabın ‘Kopça gözlü’
olarak bana geri döndüğünü. Gittiğin gün onu da düşündüm: Benim gibi kara
gözlü, sıradan, içine kapanık bir adama takılabilecek daha enteresan bir lakap
var mıdır diye... Bir de, duranlığıma kızdığında, duymaktan nefret ettiğim
‘Miski-n-amber kokulum’ dediğini saymazsak.
Seninle,
ertesi gün birlikte ne yapacağımız, ne yaşayacağımızı bilmediğim için;
bilmediğim bir sürü şeyi farkında olmadan, gururum incinmeden öğrenebildiğim
için; bildiklerimi de farklı bir bakış açısı ile yeniden gözden geçirmemi
sağladığın için; bir bakışınla beni cinsel cazibene sürükleyebildiğin için;
içindeki çocuğun, sebepli sebepsiz neşelenmeme neden olduğu için; en romantik
anlarda dahi, hep romantizmin hülyasında boğulmak isteyen hemcinslerine inat,
her zaman güldüğüm esprilerinle beni kahkahalara boğabildiğin için;
arkadaşlarımızdan bir çoğunun, yaşadıklarını sandıklarından çok farklı bir
ilişki yaratma kabiliyetin olduğu için güzeldi her şey. Başımızda esen kavak
yelleri dinip, aşkımız bittiğinde de hiç çirkinleşmedi... Biliyor musun; senin
batıllarına kızarken, ben de inanmaya başladım, üç rakamının hayatımda bir yeri
olduğuna. Üniversitenin ilk yılından itibaren üç yıl ilişkimizin sürüp,
ilişkimiz bittikten üç yıl sonra gittiğine –ki; bu üç yıl zarfında birbirimiz
için özel kalabilmenin güzelliğiyle en az üç haftada bir buluştuğumuzu da
hesaba katarak- sen gittikten üç yıl sonra Nermin’i tanıyıp evlendiğime ve
şimdi evliliğimin üçüncü yılında, her zamankinden daha sık aklıma düştüğüne
bakılırsa; bu üçlerin, hayatıma uğur mu uğursuzluk mu getirdiğine karar
veremediğim bir manası olmalı...
Sen,
hayatımın içindeyken de, içinden çıkıp, yine çok yakın bir yerlerinde
kaldığında da yaptığın gibi; boncuk gözlerini, henüz yazmadığın şiirlerini, hiç
diline persenk etmediğin sevgini, dokunduğunda içimi titreten incecik ellerini,
sonradan modaya kanıp kestirdiğin ve benim koklamayı çok sevdiğim kumral
saçlarını, en içime kapandığım ‘burjuva bunalımlarımda’ esirgemediğin, önceleri
sevgili sonraları dost kalabilen omzunu ve çocuk bakışlarını beyaza dokuyup,
sarınıp sarmalanıp giderken de, beni şaşkınlıktan ağzı açık bırakmayı
başarmıştın.
Sayende,
sarsıla sarsıla yerine gelen bilinç altıma yatırdığım senden, bir tane daha
bulamayacağımı kavramaya başladığım sıralarda tanıdım Nermin’i. Senin aksine;
belki daha
durağan, daha bildik, müşfik, sevgisi hep dilinde
olan, tam eş olacak kadın işte..! Onun
içindeki çocuk genelde uyuyor ama en azından, gençliğini üç kutu ilaca ödünç
verip; hayatındaki bunalımlı köşeleri bu denli sivri dönerek, beni aptala
çevirmeyeceğini bilmenin huzuru var içimde. Senden bulaşan alışkanlıkla; zaman
zaman, hiç olmayacak yerinde, bu huzurun içine bir hırıltı yakıştırmadığım
olmuyor değil hani. “Hayat, kalp grafiğine benzer; içinde iniş çıkışlar yoksa
durmuştur” derdin ya, o sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen huzur çizgisine, bu
sebeple, arada bir ivme katıyorum ki; Nerminle hiç durmasın, hiç bitmesin diye.
Bu arada, senden edindiğim tek alışkanlık bu değil; sigaraya da başladım. Nasıl
muzip muzip bakıp, hafiften mutlu olacağını bildiğimden, yanına gelip; tartarlı
dişlerimi göstere göstere sana kocaman gülümsemeyi ve cebimdeki paketten bir
tane ikram edip ‘Benimle bir sigara tüttürmenin keyfini süremediğinden şikayet
ederdin, yak bakalım bir tane’ demeyi düşündüm sık sık. Aslında sigara ve
tartarlarım bahane, seni göresim geldi. Nermin biliyor seni, tanıştığımızın ilk
aylarında bolca dinledi benden; kimi zaman merakla, kimi zaman içten bir
saygıyla, kimi zaman kıskançlıkla, kimi zaman da sıkıntıyla... Ama
anlatılanlara ve anılara hiç saygısızlık etmeden. Bazen, senden konuştuğumuzda
–son zamanlarda pek konuşmuyoruz ya- sana, gençliğine acıdığını; aptallık ettiğini
düşündüğünü seziyorum. O anlarda biraz geriliyor, sinirleniyorum ama seni
aklamaya çalışmıyorum. Böyle düşünmemesi için, seni tanımış olması gerektiğini
biliyorum.
Bugün Pazar, senden sonraki Pazarlarım genelde
stadyumlarda geçiyor maç sevdasına. Bugün de evden maç bahanesiyle çıktım.
Gelirken ‘Üç gonca gül alayım, yanına yatırayım’ diye düşündüm ama her kadının
ayağını yerden kesebilen bu tür jestleri, senin sıradan bulacağını bildiğimden
vazgeçtim. “Din de aşk gibidir. Soyut bir kavram. Elle tutup, gözle göremediğin
bir olguda mantık aramak anlamsız. İnanıyorsan; nedensiz, niçinsiz
yaşayabildiğin kadar yaşaman gerek” diyerek, kayıtsız şartsız dinini
kabullenmiş, ender entelektüellerden
biri olan sana; senin ezbere bildiğin dualardan birkaçını, kitaptan da
olsa okumak daha doğru göründü. Sen de “Ben bunları gözüm kapalı okuyorum
güzelim, sen hala heceliyor musun, yaşından başından utan” diye alaya alır,
kahkahalarla gülersin, güleriz... (Şimdi düşündüm de; eskiden ne çok
gülermişiz, artık ne kadar az gülüyoruz) Sana çiçek getirmedim; babandan kalan
üç kuruşla Artvin’de yaptırdığın iki üç odalık derslik sayesinde, alt kat
komşun Şahende teyze ile paylaştığın iftar sofraların sayesinde, hak ettiğini
düşündüğüm yerdeysen, benim getireceğim çiçeklerden daha alasını –aramızdayken
bilerek veya bilmeyerek temellerini attığın- cennet bahçende kokluyorsundur
nasılsa.
Ben
iyiyim, bildiğin gibi... Nermin hamile, evlendikten tam üç yıl sonra! Kızım
olur da, senin ismini koyarım sanıyorsan yanılıyorsun, haberin ola. Senin gibi sevgili, dost, eş güzel olur da,
evlat başka... Neler olacağını merak ederek geçiremem, doğumunun üstünden
geçecek her üç yıldan sonrasını. Hadi seninde gönlün olsun; hani senin pek
sevdiğin bir isim vardı, hem onu Nermin’de bilmiyor, onu koyarım isim olarak,
kızım olursa.
Levent’in
sana selamı var, o biliyor sana geldiğimi. Nermin’e söylemedim, anlarsın
işte...! Ne tuhaf; gençliğimi seninle örüp, Nermin’le olgunlaşıyor olmam. Bilim
adamlığından, devlet memurluğuna geçen biri gibiyim...
Her
şeyi kolunun altına alıp gittin sanma. Kalan epey bir şeyler var senden
bana; belki de kalacak olan benden başkalarına. Bak, seneler sonra da
olsa, öğrenmişim değil mi seni nasıl mutlu edeceğimi? Yerin pek güzel, aranızda kalan boğazın serin
sularını saymazsak, en büyük aşkın Tevfik Fikret’in evine nazır. Sigara? Hadi,
birer tane içelim seninle, şöyle Aşiyan’a karşı. Sana, sana yazdığım şiiri
okuyacaktım, sonra ustaya ustalık taslanmaz diye düşünüp, yanıma almadım. Ama
elim boş geldim sanma, tüm yaşantım boyunca ezberleyebildiğim tek şiir:
Güzel çoban, bir içim, bir yudum su
testinden;
Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık
yanıyor!..
Güzel çocuk, senin olsun hayatım
istersen;
Niçin gözüm sana baktıkça böyle
yaşlanıyor?..
Güzel çocuk, ne kadar tatlı
söylüyorsun sen;
Yalan da olsa içim doğru söyledin
sanıyor!..
Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım
seni ben?
İçin bu yaşları boş anlıyorsa
aldanıyor!..
Güzel çoban, bir içim, bir yudum su
testinden;
Bugün sıcak yine pek, sanki her
yanım yanıyor!..
Hoşuna gitti, eminim. Tabii ‘Tevfik Fikret’ ne de
olsa!
***
Çocukluğumda
ezberlettikleri ‘Fatiha’ suresini okuyarak, arkamı dönüp, bir-iki adım atmıştım
ki; sanki arkamdan “Melih...” diye seslendiğini duyar gibi oldum. Döndüm,
gülümsedim: “Sen de sağol (!) güzelim, asıl ben sana teşekkür etmeye geldim.
Gitmekte acele ettin, bari bekle bizi orda; bir gün karşılaşacağız nasıl olsa!” diyerek, veda
ettim.
Yere
serilmiş, kızaran yaprakların üstünde yürürken; sonbaharın en güzel melodisini
dinleyerek, kapıda emanet bıraktığım yaşantıma doğru ondan uzaklaştım.