30 Ağustos 2013 Cuma

DÜŞE KALKA

Düşe kalka büyüdüğümü sanmıştım
Hala içimde çocuk sevinçlerim var
Hala umutlarım oyuncak
Elimden alınınca içim yanarak ağlayasım var

Yürüdükçe yıllarda yorulurum sanmıştım
Önümde uzanan daha yıllarca yol var
Gözlerim yeni ufuklarda
Her sabaha verecek selamlarım var





.........BİLDİĞİN GİBİ........ 






Gökyüzü ve boğazın suları bugün sanki ne gri ne tam mavi. Karşı kıyının tepelerine kümelenmiş evlerden bazılarının bacasından tüten dumanlar da olmasa, sanki her şey bir fotoğraf karesinde donmuş gibi. Kışın gelişini hatırlatan, bu sessizlikte insanın içini ürperterek hafiften esen rüzgar; yerlere serilmiş yaprakları, cılız ağaçların kuru dallarını, üstlerine çiğ düşmüş soğuk mermerleri yalayıp duruyor. Yaz günlerindeki gibi neşeyle doldurmasa da , boğaza baktıkça, insanın içini ferahlatan, nefes aldığını hissettiren, görme alanımı kaplayan bu manzara ve bu dinginlik, hüzünle karışık tatlı bir huzur yayıyor damarlarıma. Solda köprü, karşı kıyıda olabildiğine yaşam kokan topraklarla, bu kıyıda olabildiğince yaşamdan ayrılmış toprakları inceden atılmış teyel gibi iki yakasından birbirine tutturmuş. Yüzünden kanı çekilmiş, yalancı güneş, karşı tepelerin arkasına ha süzüldü ha süzülecek birazdan. Bir grup serçe havalandı baş ucundaki kavaktan, saklanmak için başka dalların arasına. Burnuma gelen veya duyumsadığımı sandığım ıslak toprak kokusu, kabarık tümseklerin üstünü yer yer bürüyen çalılar ve çalıların arasında zar zor kendine yer bulmuş gibi duran, adını dahi bilmediğim çiçekler, zorlukları olsa da insanın hayata devam etme azmini kamçılamak ister gibi. Bir tek şu sessizlik, tüm yolların en son nerede biteceğini anlatıyor. Dinlenmek, kendini dinlemek için oldukça iyi bir yer.




















“Gittin ya... ‘İyi halt ettin’ diyesim geliyor, aradan geçen altı yılın serinkanlılığıyla. Gittin de karanlıkları kucaklayıp; sanki aydınlıkları bize mi bıraktın? Ya da gün ışığını giyinip gidince; dünya kararacak mı sandın? Seyirlik bir penceren var mı oralarda bilmiyorum ama varsa görmüşsündür: Birkaç gün sürdü feryat-figan. Bir-iki ay aktı andıkça gözyaşları; bir süre sonra hüzünlü bir bakış olarak gözlerde asılı kaldı. Çoğumuz, seni gösteren işaret parmaklarımıza kara kurdeleyi bir yıl, bilemedin iki yıl taktık. Kısa bir süre neşeye kapalıydık. Yüceleceğini mi düşündün? Belki de alkışlanacağını sandığın cesaretin, torba dolusu laf oldu büzülesi ağızlarda. Gittin ya, burada her şey bıraktığın gibi....  Karmaşık, bildik ve yenik.

            Dondum... Evet, duyduğum andaki durumumu en iyi ifade eden kelime bu. İlk günler; olmuşları, olanları ve artık ortak olması mümkün olmayacakları, sanki başka bir bedenden seyreden hayalet gibiydim. Ağlamaktan, bazen de ağlayamamaktan körelmeye yüz tutmuş, ifadesiz gözlerimle etrafta olanları izliyordum; yaptığını anlamlandıramadığımı pek de fark etmeden. Son kez, evin önünde; seni tanıyan, az tanıyan veya tesadüfen orda  bulunan herkesin ortak yalanı, böyle zamanlarda kısa da olsa, bir an için, hep bir ağızdan bir olduğu ‘İyi bilirdik’ ten sen nasibini alırken; ben de ablanla eniştenin sebep-sonuç listelerinin ilk sırlarında yer aldığımı hissettiren ve arada bir göz uçlarından suratımı yalayıp geçen alaz bakışlarından payıma düşeni aldım. Daha çok kimden kime geçtiğini ayrımsayamadığım hakkımı da sana helal ederken; birlikte tükettiğimiz zamanları –bir film şeridi gibi olmasa da- hatırlamayı ihmal etmeyen hafızam sayesinde anladım; ölüm ile kalım arasında, laf ola beri gele söylenen, o incecik çizginin aslında hiç olmadığını. Genelde senden bir şeyler öğrenen taraf olmanın verdiği hafif kızgınlıkla farkına vardım; asla sonuncusu olmayacağını çok iyi bildiğim, hayata dair sonsuz deneyimlerden bir halkanın daha, tecrübelerime eklendiğini. Bir zamanlar, sana en yakın olabilen olmanın gizli gururuyla, seni ne denli iyi tanıdığımı zannederken; ardından bildiğim duaları mı okuyayım yoksa en sevdiğin şarkıyı mı mırıldanayım, şaşırıp kalmıştım. Sonrası malum; ‘Gidenle gidilmiyor’ un doğruluğuyla vicdanını oyalayıp, ‘Hayat devam ediyor’ un getirisiyle kendini bırakıveriyor insan alışılagelmişliğe, olağanmış gibi yaparak.

            Kendimce uzun saydığım bir dönem, kimseyle -özellikle de seni bana hatırlatacak, ortak anılarımızın bulunduğu hiç kimseyle- görüşmeyerek; kısacası dış dünyadan, hatta ailemden dahi kendimi soyutlayarak yasını tuttuğumu sandım.  Daha sonraları, yaptığının ne denli bencilce olduğuna kendimi inandırarak, seni düşüncelerimden çıkarmaya çalışarak; bir daha asla kapılarımı açmayacağımı sandığım çevrenin bana açtığı kapılardan yavaş yavaş geçip, farkında olmadan normal yaşantıma dönmeye başladım. Hislerimin ve yaşamımın etrafına çektiğim kalın zincirin halkalarını kırmayı ilk başaran Levent ve Itır oldu. Yani; seni bana en çok hatırlatan, seninle olan anılarımın içinde, senden sonra en çok yer alan iki dost. İyi mi yaptılar, bilemiyorum... Ortak yaşanan bunca şeyin anısına saygı duyup; yasını tutmama müsaade etseler daha mı doğru olurdu ya da içine gömüldüğüm sessizlikten ve sensizlikten beni çekip çıkarmaları mı da doğru oldu inan bilemiyorum. Benim, yokluğunun dondurduğu düşüncelerime gömülü olduğum günlerde; onların, daha uzun süreceğini sandığım üzüntülerini beri taraf edip, yeniden bu denli çabuk sosyalleşmeleri bana çok ağır gelmişti. Dostluk denen kavramın böyle olmaması gerektiğini düşünüp; gizli bir kırgınlığın
ardına saklanarak, onların beni yeniden yaşama döndürme çabalarını oldukça kırıcı sayılabilecek tepkilerle refüze ediyor, böylece birlikteliğimize, dostluğumuza duyduğum
saygıyı koruduğuma inanıyordum. Levent ve Itır’ın gayretleri sonuç verdi; seni anımsatan her şeyden kaçarak, içimdeki tarifsiz sıkıntıyı savuşturamayacağımı, hep beraber gittiğimiz

yerlere, yeniden gitmeye başladıktan sonra gördüm. İlk deneme oldukça zor oldu, seninle ilk kez el ele seyrettiğimiz filmi Levent’lerde yeniden seyrettik. Yas tutmanın, ölene de kalana da pek fayda sağlamadığını; hayatı geldiği gibi yaşamak zorunda olduğumu onların da yardımıyla keşfettim; annenle babanı, benimle tanışmadan üç yıl önce, trafik denen canavara kurban vermene karşın, onlardan neşeyle bahsettiğin zamanlar yüzeyselliğine hayret ettiğim anları hatırladıkça, kendimden utanarak...

            Geçenlerde sana bir şiir yazdım, özlemimin depreştiği bir yalnızlık bunalımımda (tabii seninkilerin yanında benim yazdığıma şiir denirse...) Kimseye okumadım senden başka. Beni tanıyan biri okusa şaşırıp kalır –benim dahi, okudukça şiiri kendi yazdığımdan şüpheye düştüğüme bakılırsa- kafiye uyumunu gördüğünde. “Burjuva bunalımı sivilce gibidir, patlayınca hiç izi kalmaz” derdin, yıllar sonra içimde ‘Şark çıbanına’ dönüşeceğini bilmeden. İşte senin ‘ufuneti geçtiğinde hiç izinin kalmayacağını’ düşündüğün, bunalımlı anlarımdan birinde; okumakta olduğum kitabın sayfa kenarlarını süsleyiverdi, o an elimde hazır bulunan kalem, kırkyılda bir de olsa bana uğramayı ihmal etmeyen ilham perisinin hüzünlerime dokunuşuyla.

            Okuldayken, uyanamayıp ilk dersi kaçırdığım günler, sahte bir reveransla beni selamlayıp “Haşmetlum, gelmekle zahmet buyurdunuz. Emretseydiniz biz sınıfça sırça köşkünüze gelirdik. Tabii insan ileride babasının işine, hazıra konacaksa; üniversite okumanın, zayıf not almanın, derse geç kalmanın pek bir ehemmiyeti kalmıyor değil mi?” diye, burjuva sınıfına dahil ettiğin beni alaya alışını hatırladım; bende kalan iki resimden biri olan, okul kimliğinden gizlice söküp aldığım vesikalığına bakınca. Diğeri ise Sultanahmet Parkında; elimizde bira kutuları, Levent, Itır, Sen, Ben, Asiye vesaire... O gün, amaçsız, arkadaş grubumuzun peşi sıra parkta yürürken “Bu mevsime verilmiş en güzel isim hangisi sence canım?” diye sormuştun. Ben de; ne demek istediğini anlamaya çalışan yüz ifademe asılı, beklenmedik bir soruyla kalkmış kaşlarımın altında, soru işareti gözlerimi gözlerine odaklayıp, şaşkınlıkla “Hı...?” diye biraz kabaca, sorunu soruyla yanıtlayınca; sinirli sinirli “Yok güzelim, henüz öyle bir isimi yok bu mevsimin” diye cevabı yapıştırıp, benden uzaklaşıp hızlı hızlı yürümeye başlamıştın. Parkta dolandığımız sürece niye kızdığını anlayamadan ve seni daha da kızdıran suskunluğumla, kırılan gönlünün alınabileceğini zannederek, elini daha sıkı tutmaya çalışma çabalarım pek başarılı olamamıştı. Cuma akşamları, son ders çıkışında uğrayıp, birkaç bardak bira veya zenginlik günlerimizde sıcak şarap içmeyi neredeyse adet haline getirdiğimiz pub’a girdikten epey sonra kavrayabilmiştim; isimlerinden en güzeli ‘Hazan’ olan bu mevsimi ne çok sevdiğini, bir yıl önce bu mevsimde aynı gün arkadaşlığımızı sevgiye dönüştürmeye karar verdiğimizi ve bana neden bu denli kızdığını... Aynı akşam, güzel bir yemekle ilk yılımızı kutlamak için seni ikna ettikten sonra, bildiğim tek meyhane olan Beyoğlu’ndaki İmroz’da almıştık soluğu. Biraz gönlünü alabilmiş olmanın verdiği dayanılmaz hafifliğin, biraz da eski Türk Sanat Müziği şarkılarının değerli katkılarıyla epey bir çakır keyif olmuştuk. Daha doğrusu, alkolün senin damarlarınla daha eski tanışıklığı sebebiyle senin çakır keyfi olduğun saatlerde, ben çoktan sarhoş olmaya doğru yol almıştım. O akşam, yaşamımda, hiç o kadar çok konuşup gülmediğim bir zaman olarak kayıtlara geçmişti. Tabii her telden, her boyadan çalabilen senden ‘İçmenin raconunu’ delikanlılık dağarcığıma hafif bozularak da olsa eklemem, bunu karşı cinsten öğreniyor oluşum, o akşamı daha da unutulmaz kılmıştı benim için. Cuma akşamlarımı bir-iki birayla süsleme alışkanlığı o günlerden kaldı. Bizimkiler tatile gittiğinde, bizim evde veya Levent’lerde kurduğumuz çilingir sofralarımızın tadını hiçbir muhabbette bulamadığımdan bugünlerde pek rakı içmiyorsam da; İmroz’daki öğretinle, delikanlılıktan erkekliğe terfi etmenin şanına yakışır şekilde rakı içebiliyorum şimdi. En azından, içki


kadehlerinin birbirine; gözlerin görerek, ellerin kadehe dokunarak, burunun kadehin içindeki kokuyu koklayarak, damağın içkinin tadına vararak zevk aldığı ve beş duyu organından geriye kalan kulağın da zevk alıp, keyfin tamamlanması için ‘Çın’ latıldığını biliyorum artık.

            Birlikte, hemen hemen hiç boş bırakmayıp, her saatini klişelerin elinde oyuncak etmeden sarf edebildiğimiz zamanları hatırlayınca; kimseye benzemeyişinin, bazen çok bilmişliğinin, esprili kabuğunun altına gizlediğin duygusallığının, gerçek anlamda ilk kız arkadaş edinebilen er kişiyi –beni- hayran bırakmasına pek şaşmıyorum bugün. Ancak, ilk günler, birlikte olabilmek için, Kaf Dağı’nın ardından bir zümrüt-ü anka kuşu yakalamadığı kalan erkek arkadaşının okuldan soğumaması için, bile bile ders bırakıp, mezuniyetini bir yıl daha erteleyerek aşkını ispatlayan kaç dişinin var olduğunu düşündüğüm günleri,  bugün dahi gülümseyerek anımsadığımı da itiraf etmeliyim.

            Tuhaftın, değişiktin; birçoğu gibi orasına burasına halhal, hızma takarak, resimler çizdirerek değişik olmaya çabalamadan... Okumaya doyamadığın kitap sayfalarını, elinden düşürmediğin sigaranın tütününü, hızını alamayıp, yiyip yutacağından korktuğumu söylediğimde; çok iyi taklit ettiğin Kıbrıslıların şivesiyle “Napam be gopça gözlüm, çok aç kalırsak onlarda geçer bu köpeciğin gurgurasından” dediğinde fark ettim, sana ‘Boncuk gözlü’ diye taktığım lakabın ‘Kopça gözlü’ olarak bana geri döndüğünü. Gittiğin gün onu da düşündüm: Benim gibi kara gözlü, sıradan, içine kapanık bir adama takılabilecek daha enteresan bir lakap var mıdır diye... Bir de, duranlığıma kızdığında, duymaktan nefret ettiğim ‘Miski-n-amber kokulum’ dediğini saymazsak.

            Seninle, ertesi gün birlikte ne yapacağımız, ne yaşayacağımızı bilmediğim için; bilmediğim bir sürü şeyi farkında olmadan, gururum incinmeden öğrenebildiğim için; bildiklerimi de farklı bir bakış açısı ile yeniden gözden geçirmemi sağladığın için; bir bakışınla beni cinsel cazibene sürükleyebildiğin için; içindeki çocuğun, sebepli sebepsiz neşelenmeme neden olduğu için; en romantik anlarda dahi, hep romantizmin hülyasında boğulmak isteyen hemcinslerine inat, her zaman güldüğüm esprilerinle beni kahkahalara boğabildiğin için; arkadaşlarımızdan bir çoğunun, yaşadıklarını sandıklarından çok farklı bir ilişki yaratma kabiliyetin olduğu için güzeldi her şey. Başımızda esen kavak yelleri dinip, aşkımız bittiğinde de hiç çirkinleşmedi... Biliyor musun; senin batıllarına kızarken, ben de inanmaya başladım, üç rakamının hayatımda bir yeri olduğuna. Üniversitenin ilk yılından itibaren üç yıl ilişkimizin sürüp, ilişkimiz bittikten üç yıl sonra gittiğine –ki; bu üç yıl zarfında birbirimiz için özel kalabilmenin güzelliğiyle en az üç haftada bir buluştuğumuzu da hesaba katarak- sen gittikten üç yıl sonra Nermin’i tanıyıp evlendiğime ve şimdi evliliğimin üçüncü yılında, her zamankinden daha sık aklıma düştüğüne bakılırsa; bu üçlerin, hayatıma uğur mu uğursuzluk mu getirdiğine karar veremediğim bir manası olmalı...

            Sen, hayatımın içindeyken de, içinden çıkıp, yine çok yakın bir yerlerinde kaldığında da yaptığın gibi; boncuk gözlerini, henüz yazmadığın şiirlerini, hiç diline persenk etmediğin sevgini, dokunduğunda içimi titreten incecik ellerini, sonradan modaya kanıp kestirdiğin ve benim koklamayı çok sevdiğim kumral saçlarını, en içime kapandığım ‘burjuva bunalımlarımda’ esirgemediğin, önceleri sevgili sonraları dost kalabilen omzunu ve çocuk bakışlarını beyaza dokuyup, sarınıp sarmalanıp giderken de, beni şaşkınlıktan ağzı açık bırakmayı başarmıştın.

            Sayende, sarsıla sarsıla yerine gelen bilinç altıma yatırdığım senden, bir tane daha bulamayacağımı kavramaya başladığım sıralarda tanıdım Nermin’i. Senin aksine; belki daha
durağan, daha bildik, müşfik, sevgisi hep dilinde olan, tam eş olacak kadın işte..!  Onun içindeki çocuk genelde uyuyor ama en azından, gençliğini üç kutu ilaca ödünç verip; hayatındaki bunalımlı köşeleri bu denli sivri dönerek, beni aptala çevirmeyeceğini bilmenin huzuru var içimde. Senden bulaşan alışkanlıkla; zaman zaman, hiç olmayacak yerinde, bu huzurun içine bir hırıltı yakıştırmadığım olmuyor değil hani. “Hayat, kalp grafiğine benzer; içinde iniş çıkışlar yoksa durmuştur” derdin ya, o sonsuza dek sürecekmiş gibi gelen huzur çizgisine, bu sebeple, arada bir ivme katıyorum ki; Nerminle hiç durmasın, hiç bitmesin diye. Bu arada, senden edindiğim tek alışkanlık bu değil; sigaraya da başladım. Nasıl muzip muzip bakıp, hafiften mutlu olacağını bildiğimden, yanına gelip; tartarlı dişlerimi göstere göstere sana kocaman gülümsemeyi ve cebimdeki paketten bir tane ikram edip ‘Benimle bir sigara tüttürmenin keyfini süremediğinden şikayet ederdin, yak bakalım bir tane’ demeyi düşündüm sık sık. Aslında sigara ve tartarlarım bahane, seni göresim geldi. Nermin biliyor seni, tanıştığımızın ilk aylarında bolca dinledi benden; kimi zaman merakla, kimi zaman içten bir saygıyla, kimi zaman kıskançlıkla, kimi zaman da sıkıntıyla... Ama anlatılanlara ve anılara hiç saygısızlık etmeden. Bazen, senden konuştuğumuzda –son zamanlarda pek konuşmuyoruz ya- sana, gençliğine acıdığını; aptallık ettiğini düşündüğünü seziyorum. O anlarda biraz geriliyor, sinirleniyorum ama seni aklamaya çalışmıyorum. Böyle düşünmemesi için, seni tanımış olması gerektiğini biliyorum.

Bugün Pazar, senden sonraki Pazarlarım genelde stadyumlarda geçiyor maç sevdasına. Bugün de evden maç bahanesiyle çıktım. Gelirken ‘Üç gonca gül alayım, yanına yatırayım’ diye düşündüm ama her kadının ayağını yerden kesebilen bu tür jestleri, senin sıradan bulacağını bildiğimden vazgeçtim. “Din de aşk gibidir. Soyut bir kavram. Elle tutup, gözle göremediğin bir olguda mantık aramak anlamsız. İnanıyorsan; nedensiz, niçinsiz yaşayabildiğin kadar yaşaman gerek” diyerek, kayıtsız şartsız dinini kabullenmiş, ender entelektüellerden  biri olan sana; senin ezbere bildiğin dualardan birkaçını, kitaptan da olsa okumak daha doğru göründü. Sen de “Ben bunları gözüm kapalı okuyorum güzelim, sen hala heceliyor musun, yaşından başından utan” diye alaya alır, kahkahalarla gülersin, güleriz... (Şimdi düşündüm de; eskiden ne çok gülermişiz, artık ne kadar az gülüyoruz) Sana çiçek getirmedim; babandan kalan üç kuruşla Artvin’de yaptırdığın iki üç odalık derslik sayesinde, alt kat komşun Şahende teyze ile paylaştığın iftar sofraların sayesinde, hak ettiğini düşündüğüm yerdeysen, benim getireceğim çiçeklerden daha alasını –aramızdayken bilerek veya bilmeyerek temellerini attığın- cennet bahçende kokluyorsundur nasılsa.
           
            Ben iyiyim, bildiğin gibi... Nermin hamile, evlendikten tam üç yıl sonra! Kızım olur da, senin ismini koyarım sanıyorsan yanılıyorsun, haberin ola.  Senin gibi sevgili, dost, eş güzel olur da, evlat başka... Neler olacağını merak ederek geçiremem, doğumunun üstünden geçecek her üç yıldan sonrasını. Hadi seninde gönlün olsun; hani senin pek sevdiğin bir isim vardı, hem onu Nermin’de bilmiyor, onu koyarım isim olarak, kızım olursa.

            Levent’in sana selamı var, o biliyor sana geldiğimi. Nermin’e söylemedim, anlarsın işte...! Ne tuhaf; gençliğimi seninle örüp, Nermin’le olgunlaşıyor olmam. Bilim adamlığından, devlet memurluğuna geçen biri gibiyim...

            Her şeyi kolunun altına alıp gittin sanma. Kalan epey bir şeyler  var senden  bana; belki de kalacak olan benden başkalarına. Bak, seneler sonra da olsa, öğrenmişim değil mi seni nasıl mutlu edeceğimi?  Yerin pek güzel, aranızda kalan boğazın serin sularını saymazsak, en büyük aşkın Tevfik Fikret’in evine nazır. Sigara? Hadi, birer tane içelim seninle, şöyle Aşiyan’a karşı. Sana, sana yazdığım şiiri okuyacaktım, sonra ustaya ustalık taslanmaz diye düşünüp, yanıma almadım. Ama elim boş geldim sanma, tüm yaşantım boyunca ezberleyebildiğim tek şiir:

            Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden;
            Bugün sıcak yine pek, sanki ortalık yanıyor!..
           
            Güzel çocuk, senin olsun hayatım istersen;
            Niçin gözüm sana baktıkça böyle yaşlanıyor?..

            Güzel çocuk, ne kadar tatlı söylüyorsun sen;
            Yalan da olsa içim doğru söyledin sanıyor!..

            Güzel çocuk, bana bak, aldatır mıyım seni ben?
            İçin bu yaşları boş anlıyorsa aldanıyor!..

            Güzel çoban, bir içim, bir yudum su testinden;
            Bugün sıcak yine pek, sanki her yanım yanıyor!..

Hoşuna gitti, eminim. Tabii ‘Tevfik Fikret’ ne de olsa!



***


            Çocukluğumda ezberlettikleri ‘Fatiha’ suresini okuyarak, arkamı dönüp, bir-iki adım atmıştım ki; sanki arkamdan “Melih...” diye seslendiğini duyar gibi oldum. Döndüm, gülümsedim: “Sen de sağol (!) güzelim, asıl ben sana teşekkür etmeye geldim. Gitmekte acele ettin, bari bekle bizi orda; bir gün  karşılaşacağız nasıl olsa!” diyerek, veda ettim.

            Yere serilmiş, kızaran yaprakların üstünde yürürken; sonbaharın en güzel melodisini dinleyerek, kapıda emanet bıraktığım yaşantıma doğru ondan uzaklaştım.











29 Ağustos 2013 Perşembe

VİRGÜLÜNE DAHİ DEĞEMEDEN

Virgülüne dahi değemeden
Daha hayatın,
Tükenmek istemiyorum.
Nüfuzlu nefesleri ensemde
Tüylerim ürpermemeli hissetikçe.
Bu diyarlarda,
Bu topraklarda sığıntı olmamalı.
Biliyorum,
Yüreğim özgür;
Yere – göğe sığmamalı.
Biliyorum,
Erimek istemiyorum;
Bir mum(cu), bir yağmur (dereli) gibi...
Taşımak istemiyorum
Bileklerimde kalın halatları, zincirleri...
Noktasına acımadan
Yakmak istiyorum
Dilleri, renkleri ayıran

Tüm söylemleri.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bitti bile....Belki de

Her bitiş yeni bir başlangıç
Diye diye
Her başlangıcın bitişini
Düşüne, düşleye
Yarınların korkusuyla
Takılıp kaldık
Düne , güne...

Belki de ...Bitti bile...

Aşk iki kişilik bir oyun
Özlene, özleye
Geldiği gibi gideceğini
Göz göre göre
Oynanmamak dürtüsüyle
Yitip gidiyoruz
Hoyrat hayatın elinde...


2/03/2005

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Elveda...

ELVEDA

Elveda
Demekse, içindeki sevince
Yaşamak;
Ben
Yaşamı size armağan bıraktım
Bende makbul
Ölesiye sevmek !