4 Aralık 2013 Çarşamba

Eskidendi Yeni Yıl...

Yeni Yıl’a ait bir şeyler yazmak için, ‘daha erken’ diye düşünenler olabilir. Ne fark eder? Hayatımızda bir şeyler için hep ‘erken’ veya ‘geç’ olmuyor mu nasılsa… Zamana yetişebilen, anı yakalayıp orda kalabilen var mı? Öyle de, böyle de birkaç hafta sonra ömrümüzden bir yıl daha bitmiş olacak. Yapmak isteyip yamadıklarımızla, hayalini kurup gerçekleştirebildiklerimizle tam koskoca bir yıl. Zamanı, anı yakala veya yakalama ömürden giden üçyüzatmışbeş gün… Geriye artık cepte ne kaldıysa, Allah ne verdiyse…

Yeni Yıl yaklaşırken hemen hemen herkes bir plan yapar, o akşamı eğlenceli geçirmek adına. İçeride, dışarıda… Kalabalık, yalnız… Sevinçle, hüzünle… Yılbaşı akşamı herkes bir şeyler yapmak ister… Niyedir diye sorgulayacak değilim, böyle gelmiş, böyle gider…

Yıllar, yıllar öncesine göre yılbaşı eğlenceleri, sevinçleri, planları epey değişti.

Mesela benim çocukluğumda; yılbaşı hediyesi diye bir şey yoktu. Kimse kimseye bir ay önceden bir şeyler almanın peşine düşmezdi. Zaten o zamanlar hediye için fink atacağımız avm’ler de yoktu. Mağazalar, sokaklar allanıp-pullanmazdı. En fazla mahallenin kırtasiyesi camına tüylü süslerden bir sıra asar; üstüne de bildiğiniz, oje silmek için kullandığımız pamukla o yılın rakamlarını yazardı. Sonra o süsleme öyle aylar boyu unutulur, camda dururdu. Kimse kimseye hediye almazdı ama sonra sonra okullarda bir kura adeti başladı. Biz çocuklar kendi aramızda torbaya isimlerimizi yazar, çeker, kim kime çıktıysa ona bir şey alırdık. Yine o zamanlar, öyle pili ağlayan, zırlayan otuz mahareti bir arada bebekler, marka oyuncaklar, isim yapmış- boyaları kanserojen olmayan oyuncaklar da yoktu. Torbadan çıkan isme hediye almak için, mahallenin kırtasiyesine koşturulur üç-beş kuruş harçlığımızla; kalem-defter- kalemlik-kokulu silgi filan alır, evde bir güzel kaplar arkadaşımıza verirdik.

Benim çocukluğumda yılbaşı çıkıp dışarıda müzik eşliğinde kafaları çekip, göbek atabileceğimiz barların filan olduğunu da hatırlamıyorum. Tek hatırladığım; Laleli, Aksaray tarafındaki müzik holler, pavyonlardı. Belki vardı da, ana-babalarımız yolunu bilmediğinden bizde varlığından haberdar değildik. O yıllarda bizimkilerde çocuklarını büyükbaba-büyükanne’ye kakalayıp, feneri bilmem hangi barda- lokantada söndürme alışkanlığı da yoktu. Herkes, eşiğinden-beşiğine aynı çatı altında toplanır, sofralar donatılır, tombala oynanır, heyecanla saat onikide tek kanallı televizyonda Zeki Müren ve Nesrin Topkapı’nın çıkması beklenirdi. Biz çocuklar, niye Zeki Müren’in çıkmasından heyecan duyardık, onu hala anlayabilmiş değilim. Ama evdeki havaya kaptırırdık kendimizi. Sanırım bizi en çok, ama en çok heyecanlandıran soframıza bir yıl boyunca uğramayan yiyecekleri tam tekmil o gece görecek olmamızdı. Varsa, bunu okuyan 90 sonrası nesilden olanların ‘nassı yani’ dediğini duyar gibiyim. Evet ya, aynen öyle… Mesela Muz! Muz, öyle her Allahın günü manavdan, pazardan alınıp da yenilebilen bir meyve değildi. Yılbaşından, yılbaşına alınırdı. Ben çok bilirim, memur maaşımızın bilmem kaçta birini yılbaşı akşamı manavda bıraktığımızı. Öyle bol-bolamaç da alımazdı; kişi başı bir adet. Ona keza; salam-sucuk, et, kuruyemiş yılbaşına has, soframızda bulunurdu. Okula giderken, leblebi tozu, leblebi şekeriydi bizim kuruyemişten anladığımız. Kabak çekirdeğinin de hakkını yememek lazım. Benim çocukluğumda, çocuklar günde üç ceviz, iki kuru kayısı, bir avuç fındık yemeden gelişimlerini tamamlayamazlar gibi bir mevhum yoktu. Yılbaşı akşamına özeldi, meşhur, ucuzundan leblebisi, ayçekirdeği bol; üzümü, fındığı, antepfıstığı sayılı karışık kuruyemiş.
Mesela yılbaşı akşamı hitlerinden biri de cocacola’ydı… Yılbaşı ikramiyesi girmiş memur evlerinin onuru Jonny Walker, biz çocukların da onuru cocacola’ydı… Yılbaşı ertesi, okul günü; ‘biliyor musuuuuun, ben yılbaşı akşamı tam üç bardak cola içtim’ diye övünen çocuklar olurdu sınıfta. Hindi, şimdi hindi. O zamanlar babam alsa, anam pişirse bile, sofrada didiklendiğiyle kalır, onuru kırılırdı zavallı hayvancağınızın herhalde. Bilmediğimizi yemez, yanaşmazdık. Canım tavuk eti dururken, hindi olsa dahi ancak süs bitkisi olarak kalırdı yeni yıl sofrasında.

Ha, bir de biz çocuklar arasında ‘gece kaça kadar oturabildiğinin’ haklı gururu olurdu. Yılbaşı ertesi,okulda, bu durum da bir övünç kaynağıydı. En çok uykusuzluğa dayanabilen, sanki aramızda en çok büyüyen olarak kabul görürdü.

Yılbaşı ile ilgili evden ilk firarımı, lise sonda vermiştim. Yatılı okuduğum için, son yılbaşını okulda arkadaşlarla kutlama kararı almıştık. Yalvar-yakar okulda kalma iznini kopardım bizimkilerden… Yeni yıl sabahı içimizdeki hainlerden biri ortaya ‘bu akşamı bizde kutlayalım’ diye bir fikir attı. Ve o kadar tadından yenmeyen bir hainlikti ki; hepimizin aklına yattı. Okulun sürekli et veya kuru fasulye kokan, demir tabildot tabaklı yemekhanesinde yenen (aslında yenmeyen) akşam yemeğinden sonra elimizi-kolumuzu sallaya sallaya çıktık okulun devasa demir kapısından. Kapıdaki güvenlik evlerimize gideceğimizi sanmış olmalı, ne soru soran oldu, ne sorguya çeken. Doğru Nışantaşı’na. Arkadaşımın evi oradaydı. ‘Burası Nışantaşı’ dediklerinde hayat benim için yeni bir boyut kazandı. Sokaklar ışıl,ışıldı. Minicikliğimin Berlin’inde çok görmüştüm sokakların süslendiğini, havai fişeklerin atıldığını, süslenen devasa çam ağaçlarını. Ama memlekete savrulduğumdan buyana, bir evde gördüğüm ilk ve tek çam ağacıydı. Ne pahasına olursa olsun, okuldan tüymüş olmanın, özgürlüğe-başkaldırıya ilk adımı atmış olmanın heyecanı bir yana; o akşam kız kıza kutladığım en keyifli yılbaşı akşamıydı. Hem keyifli hem hüzünlü… O süslü kocaman çam ağacına gözüm takıldıkça; Berlin’de anamın koynunda, babamın kucağında kutladığım, saat tam onikide balkondan havai fişekler attığımız yılbaşı akşamları gözümün önünden film şeridi gibi geçip durdu. Özlem içimde büyüdükçe, ben yeni yeni tadını bildiğim şarap yudumlarıyla, içimde kor gibi yanan özlemi söndürmeye çalıştığım bir akşam olarak hatırımda kaldı.

Sabahı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim… Evlerin yolunu tuttuk hepimiz. Tabi o zamanlar akıllı telefonlar, mesajlar, watsuplar filan yok. Geçtim bunları çoğumuzun evinde telefon yok. Ama bizimkilerin bir şekil aklına düşmüşüm ve okulu aramışlar. Eve doğru yürürken yolda kardeşim’i gördüm. Bahçe duvarına oturmuş beni bekliyordu kışın ayazında… Bana ’Abla, dün gece okulu aradılar, seni telefona çağırttırdılar, haberin olsun’ diyebilmek için. Sayesinde ona göre aldım gardımı…

Benim çocukluğumda, yılbaşı kutlamaları da içten ve sıcaktı, kardeşlik de…


Mutlu Yıllar TürkiyeJ

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder