Canımın içi, yeryüzünde en çok sevdiğim varlık; kızım, bu
aralar fazlaca huysuz. Şımarıkça içten gelmeyen ağlamalar, istediği bir şeyi
ağlayarak yaptırmalar, inatla kendi istediğini yaptırmaya çalışmalar, yemek ve
kahvaltı vakitlerini bizim için ıstırap haline dönüştürmeler…
Okudum, biliyorum, farkındayım; üç yaş sendromu dedikleri
bir şey. Nerde başlar, ne zaman biter net bilen yok.
Küçücük dünyasında yaşadığı her şeyi en iyi bilenin, ben
olduğumu sanıyorum hep. Çoğu zaman da onun küçücük bedenine sığmayacak kadar
büyük insan olgunlu tahayyül ediyormuşum meğer. Çok az fark eder oldum, onun
daha şu koskoca yaşamda sadece üç yılı geride bıraktığını. Bu akşam geç vakit,
evet, geç vakit kucağımda onu uyuturken gözünden süzülüp koluma değen
gözyaşları, yaşamının beşte üçünü geride bırakmış beni silkeleyiverdi. Uyku
vakti çoktan geçmiş kızımın, tam da bu sebeple kaprislenip ağlaması, yüzlerce
yaptıklarımı ve onlarca yapamadıklarımı kafama doluşturdu.
Gecenin yarımında; benim yüzümden, geç kaldığı uykuya geçmemeye
direnen kızımın gözyaşları kolumda; bense ‘durmayı’ beceremediğim hayatın lanet
akışında yuvarlanarak yoğun bir suçluluk
duygusuyla buluşmaktayım. Neden? Cevap basit. Farkında olmadan iyi insan,
misafirperver ev sahibesi, kusursuz ikram, mükemmel evlat, gelin, arkadaş, dost
olabilme çabası. Aynen böyle, söylediğim gibi. Fazlası var hatta; titiz ev
hanımı, sevdiklerine ‘güzin abla’ olma durumu, düzenli odalar, sırım gibi
dolaplar, her daim boş mutfak tezgahı, sofraya konacak en az üç çeşit yemek,
her öğününde ille karşılanması saplantı halini almış kızımın protein ihtiyacı…
Gecenin bir yarısı; onun minicik, sıcacık bedeni kucağımda,
göz yaşları kolumun değdiği yerini cayır cayır yakarken koca bir kor parçası
beynimden yuvarlandı yüreğime düştü sanki. Dakikalar içinde fark ettim;
olabilmek için, olduklarımın nasıl avucumdan akıp gittiğini hayatın şu lanet
akışı içinde. Oysa öyle çok canlı örneğine şahit olmuştum ki bu döngüye
kapılan, kapılmak zorunda kalan annelerin vicdan sızılarına. En yakını ablamdı.
İşten eve gelip, mutfakla odalar arası koşuştururken minicik yeğenimin,
annesinin onunla ilgileneceği zamanı beklerken, mutfak halısının üzerinde çok
akşamlar uyuyakaldığı ile ilgili anısını dile getirdiğinde, bu akşamki gibi
aynı kor yine yüreğime yuvarlanmıştı.
Gecenin ikinci yarısında; nihayet bir gazete ekini okuma
şansına sahip olmanın zenginliğiyle oturdum koltuğa. Sayfaları çevirirken,
sağlık-güzellik köşesindeki ‘anti-aging el bakımı’ başlığı ile hemen yazının
yanında sayfayı tutan parmaklarım arasında gözlerim bir med-cezir yaşadı. Yüzümde
yalancı tebessüm, içim üzgün, bakışlarım kara iri puntolu başlıkta, hafızam çok
önceki zamanlarda… Çizgileri yiv olmuş, sıcak-soğuk sudan, deterjandan, yaştan
ondan bundan eşek derisine dönmüş parmak uçlarımdan nasıl bir duygu akışı
oluyordur acaba kocamın, kızımın tenine dokunduğumda? Oysa kendime geldim
geleli ‘dokunmanın, tensel temasın’ en güzel duygu alış verişi olduğuna
inanmışımdır ben.
Bu akşam böyle başladı kendime, hayatıma, geleceğime
yolculuğum. Kızım ne kadar mutludur acaba haftada üç-beş viledalanan evde
ayaklarının altı kapkara olmadığı için? Tozlu sehpa, kirli çamaşırlar onu daha
mutlu edebilir miydi annesi onu daha çok kucakladığı, onunla oyun oynadığı
için… Ya da misafirlere kusursuz bir akşam yaşatabilmek yerine onunla
koklaşıp-oynaşan annesinin ona yemek yedirme çabalarını daha mı az boşa
çıkarırdı?
Bir zamanlar, ellerim pek güzel bulunurdu. O yumuşacık,
bakımlı elleri koruyabilseydim şayet; kocam, ona her dokunduğumda daha yoğun ve
derin hisseder miydi parmak uçlarımdan ona geçirmek istediğim duygularımı?
Hayatın lanet akışına, yapılması gerektiğine kendimi inandırdığım işleri
savsaklasam, eskiden olduğu gibi kocama çok daha sık sarılıp öylece yanında
kaldığım zamanlara yeniden dönsem, acaba ilişkimizi, duygusallığımızı
koruyabilir miyim yılların törpüsünden?
Daha az kendimi yorsam, fibromiyalji ataklarımın ağrıları
azalsa, pozisyonal vertigo ataklarımdan daha az şikayet eder olsam; dinlenmiş,
işlenmiş bir beden ve dimağ evime daha çok neşe ve cıvıltı getirir mi?
Sormuyorum, hepsinin cevabını biliyorum. Teoride zengin ama
pratikte uygulama fakiriyim ben! Nasıl bir keşmekeşin dört ucuna asılı huzurum
anlamadım gitti. Kendimi yapılması gerektiğine inandırdıklarımı yapınca huzurlu
ama suçlu hissederken; bunlardan vazgeçtiğimde iç huzuru eksik ama daha az
suçlu hissedeceğimi bile bile, hayatın lanet döngüsünün ta içine tükürdüğüm şu
gecede bile gözümün yerli yerine konmamış olan sandalyeye takılıyor olması
nasıl trajikomik bir durumdur?
Çok özlüyorum, fönsüz markete gitmeyen, yaz geldiğinde
ojesiz terlik giymeyen, aldığı 500 gr’ı dert edinip; sabahın kör karanlığında
müzik eşliğinde tepişen, yaklaşık beş-altı yıl önce benden habersiz, yılların
döngüsünün koluna girip benliğimi terk eden beni!
O özleme yakın bir hissedişle, seviyorum da aynı zamanda;
ağırlaşan bedenime doğru orantılı şirinleşen kişiliğimi ve karakterimi
ağırlaştıran birikimlerimi. Ama hiç sanmıyorum, eski bene kavuşma şansım olsa,
şu şirinliğimi özleyeceğimi…
İşte gecenin üçüncü yarısı; beşinci sigaram eşliğinde
gözlerim ve içim dola dola ettim bunca kelamın yarınıma, ertesi sabaha bir
faydası olur mu, bilmem.
Sabah uyandığımda içimde başka bir ben bulur muyum; dağınık
yatağımın, yığılı mutfak tezgahımın, yapılacakların-olması icap edenlerin,
kımıl gibi huzurumu kemirmesine aldırış etmeden, kızımla toza-toprağa karışarak
günü devşirmeyi becerebilir miyim, bunca lafü güzaftan sonra, genlerimde var
olan köle ruhumu katledip, küllerinden bir prenses yaratabilir miyim bilemiyorum.
Bildiğim tek şey; ailemi kendimden çok daha fazla sevdiğim! Ama
tüm bu hüznüme rağmen, yapılması gerekenleri, onlara ve kendime ait zamanlardan
çalıp çırpıp yerine getirdiğim ve aslında önceliksizlikleri fazlaca
önemsediğim…