Aslında böyle şeyleri paylaşmaya
uyuz oluyorum ama bazen de paylaşmak elzem oluyor.
Gerçi paylaşıyorsun da n’oluyor?
Yer yerinden mi oynuyor, devranın düzeni mi değişiyor.
Tabi ki; hayır. Sen eteğindeki
taşları silkeleyip, içini bir nebze olsun boşaltmanın dayanılmaz hafifliğini
yaşıyorsun o kadar. Gücendiklerin el kalmaya devam ediyor, gücenmediklerinde
zaten neye istinaden eteğine o taşların dolacağını biliyor.
Yirmili yaşlarda eteğin hiç
dolmuyor. O yaşlarda, bir şeyleri bitirmek de, başlamak kadar kolay oluyor.
Olursa oluyor, olmazsa un suyu oluyor. Zira hayata karşı hala umudun oluyor.
Ayşe olmazsa, Fatma; Fatma olmazsa Hasan… Birileri, bir süre için mutlaka
yanına yoldaş,gönlüne eş oluveriyor. Bilindiği üzere kavak yelleri yaşları.
Hayat sana ve çevrendekilere güzel. ‘Sorun, hiç mi yok ?’ dersen; olmaz olur mu…
Flörtler dahi ‘Allah belasını versin’ ağırlığında geçiyor o dönemlerde. Arkadaş
kazıkları ile ilk tanışma yılları. Ama gençliğin verdiği heyecan mı desem;
umursamazlık mı desem bilemiyorum, insanın içine otağ kurmuyor. Ağlıyorsun,
sızlanıyorsun. Hop, bir eller havaya ortamı, geçip gidiveriyor. Sanırım bedenin
eskimesi gibi, bu da metabolizmanın çalışma hızı ile ilintili. Ruh daha çabuk
eritiyor potasında yaşanılanları. Hayata girip-çıkan bu tatsızlıkları o
yaşlarda bu çerçeveden görmek pek mümkün değil. Aşk acısından öleceğini
sandığın yaşlar, bahsettiğimiz dönem. ‘Ölümüne kanka’lığın hüküm sürdüğü;
aslında değil mezara, çoğunlukla pazara kadar bile sürmeyen ‘kanka’lıkların en
dibinin yaşandığı yıllar. İstisnalar olmuyor değil. Var benimde tanıdığım,
bildiğim ilkokul aşkı ile evlenen. Lisedeki sıra arkadaşı ile bir ömür
sırdaşlığı sürdüren. İstisna… Bilinen bir diğer gerçek de istisnaların kaideyi bozmadığı.
Otuzlu yaşlara gelince bünye son
bitimsiz enerji kırıntılarını kullandığından olsa gerek; ‘bilmem kim şöyle
demiş’, ‘bu insana yapılır mıymış’ lara takılıp kalmıyorsun. Zira bu çağda,
otuzlu yaşlar, biz insan oğlunun hayatını kurup, oturtmaya çalışma yılları
oluyor. Adamını-kadınını bulmak,tanımak, ondan eş olup olmayacağına karar
vermek, işinde basamakları tırmanmak, ev kurmak, çocuk doğurmaya kendini
hazırlamak (ki eskiden çocuklar zart diye doğuveriyordu. Artık bunun bile bir
ön hazırlığı oluyor), çocuğu doğurmak, çocuklu hayata alışmak, ana-babanın
kıymetini anlayıp; onlara daha çok zaman ayırmak gibi temel uğraşılara kafayı
dolayınca hüzünlerle, gücenmişliklerle boğuşmaya vakit kalmıyor. Birine
kırılsan-alınsan iki dırdır ediyorsun, geçip gidiyor. Otuzlu yaşlarda kendinle
ve hayat arkadaşınla olan dırdırın tavan yaptığından en çok çekirdek aile içi
gücenmişliklere takılıp kalıyor insan. Anne’den telefonlarda alınan yemek
tarifleri, kayınanne’den yakınmalar, çocuğun kakası çok cıvık, iki gün sonra
çok katı filan derken sosyalleşmeye, dolayısıyla da sosyal çevrede olup bitene
yetişemiyorsun otuzlu yaşlarda.
Ama ya kırkılı yaşlar… Öyle mi?
Hayatın tüm hay-huyunun artık hafiflediği bir dönem. Çevrende, yol verdiklerin
zaten gitmiş, kalanların da sadece hayatında değil; taa içinde bir yerlerde süresiz
misafirliklerine inandığın dönem. Başka bir deyişle; gidenler gitmiş, kalan
sağların kesin ve net sende olduğuna inandığın zamanlar. 60’lı 70’li yaşlarda
olduğu gibi affedersiniz osuruktan nem kapmasan dahi, eteğinde birken taşların
omuzlarına, yüreğine yüklediği ağırlığı gün geliyor taşıyamaz oluyor insan. ‘bu
adama-kadına ben yıllardır soframı açmışım, gönlümü açmışım, sırlarımı açmışım;
sevincime kayıtsız-şartsız ortak etmişim. Bana ihtiyacı olduğunu bildiğimde
anamı-babamı es geçip ona-onlara koşmuşum. Günlerce, aylarca, haftalarca
derdini dinlemişim, devalar yaratmaya çabalamışım. Bunu hak etmedim, hak
etmiyorum’a bir takılıyor beyinin. Gündelik sıradanlığının içinde; eline gül
dikenleri batmışçasına, yüzün buruşuyor, kalbin buruluyor hatırladıkça. Rapor
hazırlarken, yemek yerken, elinde çay denize dalıp gitmişken bir sürü
sebep-sonuç ilişkisi, komplo teorileri yaratıyorsun kafanda.
Ne yaparsan yap, ne düşünürsen
düşün gün sonunda gelip iş ‘bunu hak etmedim’e dayanıyor yine her düşüncenin,
her varsayımın sonu. Yaşanana yeni yamalar eklenmese dahi, gün geçtikçe içinde
daha katılaşıyor ve katrana bulanıyor düşüncelerin ve artık aklayacak bir neden
bulamayacak konumda buluveriyorsun kendini.
Ve belki çok sonra anlıyorsun ki;
hoşa gitmeyen, pohpohlama amaçlı olmayan, beklide tamamen dürüst olma adına
gerçekler, dilinle damağın arasından dökülüvermiş bir zaman diliminde. Sözde
yakınmalar, arkadan konuşmalar, bel altı vurmalar tahammül sınırını aşmış,
yaşanmışlıklara dayalı konuşma hakkın olduğunu sanıp, bu hakkı kullanmışsın
belki de… Evet; aynen böyle…Anlıyorsun ki; bir zamanlar çok prim yapan
dürüstlük, arkadan konuşmayıp-yüz beraber düşüncelerini dile getirmek hayatına
dahil ettiğin o insanları rahatsız etmiş. Belki de tamamen başka… Sonsuz
misafirliğine inandığın o bedenlerin artık senin yarenliğine, sana, paylaştığın
iki lokma ekmek-sahanda yumurtana, açtığın gönlüne artık ihtiyaçları kalmamış.
Tabir-i caiz ise; kıçları boktan çıkmış. ‘Bitti,gel’ diye birine seslenme
ihtiyaçları ortadan kalkmış. Kankalar panpa olmuş!
Ağır oldu değil mi? Bence de.
Oysa benim eteğimde biriken taşların, yüreğimde biriken kırgınlıkların yanında,
kelimeler çok hafif kalır.
Eş-ex dost, sadece arkadaş filan
yine bir derece. Unutmuyorsun ama unutmuş gibi yapabiliyorsun. Eski resimlere
bakıp, o günleri çok fazla özlediğini hissetsen bile kırgınlığını hatırlayınca,
hezeyanına, geçici de olsa tuz-tütün ne bulduysan basabiliyorsun. En fazla, yüz
yüze, karşı karşıya geldiğinde kafanda kurduğun binlerce yakıcı cümleye bir
reset atıp, bir selamla geçiştirivermeye çalışıyorsun. Ve gün geliyor,
araşılmayan, hal-hatırın kalmadığı o isimler cep telefonunun rehberinden de
siliniveriyor. Ve kabulleniyorsun ki; artık geçmiş! Gönül defterindeki
hesap-kitap kapanmış.Geriye sadece;bu devirde artık kimseye güvenmemekle ilgili
gri puslu bir klişe kalmış.
Dediğim gibi; eş-dost neyse de,
kanından, kendi canından olanın vefasızlığının ört-bas edilecek tarafı olmuyor.
Uğrunda canını verebilecek kadar canım dediğin; bir bakıyorsun filizlenmiş,
serpilmiş ve -çok emin olduğunu sandığı- doğrularının yolunu adımlarken senin
yüzyıllar süren emeğini çiğneyip geçtiğini bile fark etmemiş. Hani derler ya;
atsan atamazsın, satsan satamazsın…O hesap. Bir zamanlar onun yaşına,yaşını
indirgeyip; onu güldüren, neşelendiren birikimlerin, doğru bildiklerinin yanlış
olduğunu vurgulamaya kalkınca seninle arasına mesafeleri bir çırpıda
koyuvermiş. Yani kısaca ‘el’ oluvermiş. En özelini seninle paylaştığı, akıllar
sorup, fikirler danıştığı saatler süren telefon diyaloglarının yerini ehven ve
sıradan konuşmalar alıvermiş.Gerektiği kadar ! Fazlası, ileri gittiğin anlamına
gelivermiş. Sana da geriye, onun kırklı yaşlara gelip, senin emeğini, sevgini,
bundan kaynaklanan doğruya yönlendirme iç güdünü anlayacağı günü beklemek kalmış.
Dilim döndüğünce anlatmaya
çalıştığım tüm bu hissedişler, kırklı yaşlarda kabinin ne kadar cama dönüştüğü
ile ilgili. Ve bu cam her darbe aldığında, karşındakini de, yaşadığın
gücenmişlikleri kucağına koymasına müsaade ettiğin için kendini de affedemediğin
yaşlar. Yıllar yılı geri dönüşüm kutusuna dönen yaşanmışlıklarının artık
boşaltılıp; aynı insanlarla, aynı ortamlarda yola devamın çok zorlaştığı
yaşlar.
Hayatının, masa üstünden geri
dönüşüm kutusunu kaldırdığın yaşlar. Emeğinin, çabanın eşittir vefa olarak
karşılığının olmazsa olmaz olarak benliğine kazındığı yaşlar.
Kırklı yaşlar; hüzünlerinin,
gücenmişliklerinin, çenene, olmadı eline vurup; sosyal medyada da olsa
eteğindeki taşları döküp, hafiflemeye çalıştığın yaşlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder