11 Temmuz 2013 Perşembe

GEÇ BİLE KALDIM YAZMAYA...

Aslında böyle şeyleri paylaşmaya uyuz oluyorum ama bazen de paylaşmak elzem oluyor.
Gerçi paylaşıyorsun da n’oluyor? Yer yerinden mi oynuyor, devranın düzeni mi değişiyor.
Tabi ki; hayır. Sen eteğindeki taşları silkeleyip, içini bir nebze olsun boşaltmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorsun o kadar. Gücendiklerin el kalmaya devam ediyor, gücenmediklerinde zaten neye istinaden eteğine o taşların dolacağını biliyor.

Yirmili yaşlarda eteğin hiç dolmuyor. O yaşlarda, bir şeyleri bitirmek de, başlamak kadar kolay oluyor. Olursa oluyor, olmazsa un suyu oluyor. Zira hayata karşı hala umudun oluyor. Ayşe olmazsa, Fatma; Fatma olmazsa Hasan… Birileri, bir süre için mutlaka yanına yoldaş,gönlüne eş oluveriyor. Bilindiği üzere kavak yelleri yaşları. Hayat sana ve çevrendekilere güzel. ‘Sorun, hiç mi yok ?’ dersen; olmaz olur mu… Flörtler dahi ‘Allah belasını versin’ ağırlığında geçiyor o dönemlerde. Arkadaş kazıkları ile ilk tanışma yılları. Ama gençliğin verdiği heyecan mı desem; umursamazlık mı desem bilemiyorum, insanın içine otağ kurmuyor. Ağlıyorsun, sızlanıyorsun. Hop, bir eller havaya ortamı, geçip gidiveriyor. Sanırım bedenin eskimesi gibi, bu da metabolizmanın çalışma hızı ile ilintili. Ruh daha çabuk eritiyor potasında yaşanılanları. Hayata girip-çıkan bu tatsızlıkları o yaşlarda bu çerçeveden görmek pek mümkün değil. Aşk acısından öleceğini sandığın yaşlar, bahsettiğimiz dönem. ‘Ölümüne kanka’lığın hüküm sürdüğü; aslında değil mezara, çoğunlukla pazara kadar bile sürmeyen ‘kanka’lıkların en dibinin yaşandığı yıllar. İstisnalar olmuyor değil. Var benimde tanıdığım, bildiğim ilkokul aşkı ile evlenen. Lisedeki sıra arkadaşı ile bir ömür sırdaşlığı sürdüren. İstisna… Bilinen bir diğer gerçek de  istisnaların kaideyi bozmadığı.

Otuzlu yaşlara gelince bünye son bitimsiz enerji kırıntılarını kullandığından olsa gerek; ‘bilmem kim şöyle demiş’, ‘bu insana yapılır mıymış’ lara takılıp kalmıyorsun. Zira bu çağda, otuzlu yaşlar, biz insan oğlunun hayatını kurup, oturtmaya çalışma yılları oluyor. Adamını-kadınını bulmak,tanımak, ondan eş olup olmayacağına karar vermek, işinde basamakları tırmanmak, ev kurmak, çocuk doğurmaya kendini hazırlamak (ki eskiden çocuklar zart diye doğuveriyordu. Artık bunun bile bir ön hazırlığı oluyor), çocuğu doğurmak, çocuklu hayata alışmak, ana-babanın kıymetini anlayıp; onlara daha çok zaman ayırmak gibi temel uğraşılara kafayı dolayınca hüzünlerle, gücenmişliklerle boğuşmaya vakit kalmıyor. Birine kırılsan-alınsan iki dırdır ediyorsun, geçip gidiyor. Otuzlu yaşlarda kendinle ve hayat arkadaşınla olan dırdırın tavan yaptığından en çok çekirdek aile içi gücenmişliklere takılıp kalıyor insan. Anne’den telefonlarda alınan yemek tarifleri, kayınanne’den yakınmalar, çocuğun kakası çok cıvık, iki gün sonra çok katı filan derken sosyalleşmeye, dolayısıyla da sosyal çevrede olup bitene yetişemiyorsun otuzlu yaşlarda.

Ama ya kırkılı yaşlar… Öyle mi? Hayatın tüm hay-huyunun artık hafiflediği bir dönem. Çevrende, yol verdiklerin zaten gitmiş, kalanların da sadece hayatında değil; taa içinde bir yerlerde süresiz misafirliklerine inandığın dönem. Başka bir deyişle; gidenler gitmiş, kalan sağların kesin ve net sende olduğuna inandığın zamanlar. 60’lı 70’li yaşlarda olduğu gibi affedersiniz osuruktan nem kapmasan dahi, eteğinde birken taşların omuzlarına, yüreğine yüklediği ağırlığı gün geliyor taşıyamaz oluyor insan. ‘bu adama-kadına ben yıllardır soframı açmışım, gönlümü açmışım, sırlarımı açmışım; sevincime kayıtsız-şartsız ortak etmişim. Bana ihtiyacı olduğunu bildiğimde anamı-babamı es geçip ona-onlara koşmuşum. Günlerce, aylarca, haftalarca derdini dinlemişim, devalar yaratmaya çabalamışım. Bunu hak etmedim, hak etmiyorum’a bir takılıyor beyinin. Gündelik sıradanlığının içinde; eline gül dikenleri batmışçasına, yüzün buruşuyor, kalbin buruluyor hatırladıkça. Rapor hazırlarken, yemek yerken, elinde çay denize dalıp gitmişken bir sürü sebep-sonuç ilişkisi, komplo teorileri yaratıyorsun kafanda.
Ne yaparsan yap, ne düşünürsen düşün gün sonunda gelip iş ‘bunu hak etmedim’e dayanıyor yine her düşüncenin, her varsayımın sonu. Yaşanana yeni yamalar eklenmese dahi, gün geçtikçe içinde daha katılaşıyor ve katrana bulanıyor düşüncelerin ve artık aklayacak bir neden bulamayacak konumda buluveriyorsun kendini.

Ve belki çok sonra anlıyorsun ki; hoşa gitmeyen, pohpohlama amaçlı olmayan, beklide tamamen dürüst olma adına gerçekler, dilinle damağın arasından dökülüvermiş bir zaman diliminde. Sözde yakınmalar, arkadan konuşmalar, bel altı vurmalar tahammül sınırını aşmış, yaşanmışlıklara dayalı konuşma hakkın olduğunu sanıp, bu hakkı kullanmışsın belki de… Evet; aynen böyle…Anlıyorsun ki; bir zamanlar çok prim yapan dürüstlük, arkadan konuşmayıp-yüz beraber düşüncelerini dile getirmek hayatına dahil ettiğin o insanları rahatsız etmiş. Belki de tamamen başka… Sonsuz misafirliğine inandığın o bedenlerin artık senin yarenliğine, sana, paylaştığın iki lokma ekmek-sahanda yumurtana, açtığın gönlüne artık ihtiyaçları kalmamış. Tabir-i caiz ise; kıçları boktan çıkmış. ‘Bitti,gel’ diye birine seslenme ihtiyaçları ortadan kalkmış. Kankalar panpa olmuş!

Ağır oldu değil mi? Bence de. Oysa benim eteğimde biriken taşların, yüreğimde biriken kırgınlıkların yanında, kelimeler çok hafif kalır.

Eş-ex dost, sadece arkadaş filan yine bir derece. Unutmuyorsun ama unutmuş gibi yapabiliyorsun. Eski resimlere bakıp, o günleri çok fazla özlediğini hissetsen bile kırgınlığını hatırlayınca, hezeyanına, geçici de olsa tuz-tütün ne bulduysan basabiliyorsun. En fazla, yüz yüze, karşı karşıya geldiğinde kafanda kurduğun binlerce yakıcı cümleye bir reset atıp, bir selamla geçiştirivermeye çalışıyorsun. Ve gün geliyor, araşılmayan, hal-hatırın kalmadığı o isimler cep telefonunun rehberinden de siliniveriyor. Ve kabulleniyorsun ki; artık geçmiş! Gönül defterindeki hesap-kitap kapanmış.Geriye sadece;bu devirde artık kimseye güvenmemekle ilgili gri puslu bir klişe kalmış.

Dediğim gibi; eş-dost neyse de, kanından, kendi canından olanın vefasızlığının ört-bas edilecek tarafı olmuyor. Uğrunda canını verebilecek kadar canım dediğin; bir bakıyorsun filizlenmiş, serpilmiş ve -çok emin olduğunu sandığı- doğrularının yolunu adımlarken senin yüzyıllar süren emeğini çiğneyip geçtiğini bile fark etmemiş. Hani derler ya; atsan atamazsın, satsan satamazsın…O hesap. Bir zamanlar onun yaşına,yaşını indirgeyip; onu güldüren, neşelendiren birikimlerin, doğru bildiklerinin yanlış olduğunu vurgulamaya kalkınca seninle arasına mesafeleri bir çırpıda koyuvermiş. Yani kısaca ‘el’ oluvermiş. En özelini seninle paylaştığı, akıllar sorup, fikirler danıştığı saatler süren telefon diyaloglarının yerini ehven ve sıradan konuşmalar alıvermiş.Gerektiği kadar ! Fazlası, ileri gittiğin anlamına gelivermiş. Sana da geriye, onun kırklı yaşlara gelip, senin emeğini, sevgini, bundan kaynaklanan doğruya yönlendirme iç güdünü anlayacağı günü beklemek kalmış.

Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştığım tüm bu hissedişler, kırklı yaşlarda kabinin ne kadar cama dönüştüğü ile ilgili. Ve bu cam her darbe aldığında, karşındakini de, yaşadığın gücenmişlikleri kucağına koymasına müsaade ettiğin için kendini de affedemediğin yaşlar. Yıllar yılı geri dönüşüm kutusuna dönen yaşanmışlıklarının artık boşaltılıp; aynı insanlarla, aynı ortamlarda yola devamın çok zorlaştığı yaşlar.

Hayatının, masa üstünden geri dönüşüm kutusunu kaldırdığın yaşlar. Emeğinin, çabanın eşittir vefa olarak karşılığının olmazsa olmaz olarak benliğine kazındığı yaşlar.


Kırklı yaşlar; hüzünlerinin, gücenmişliklerinin, çenene, olmadı eline vurup; sosyal medyada da olsa eteğindeki taşları döküp, hafiflemeye çalıştığın yaşlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder