16 Mart 2014 Pazar

Anlayana....


Hani derler ya erenler;
Zamanla çoğalır diye güven,
Benim gönlümde, ilk günde
Dolu-dizgin sürer karşımdakine.
Hayat işte !
Olur ya bazen,
Fire verirse düşünce,
Kumaş kumaşa uymaz
Sırma sicimle bağlasan
Dikiş tutmadı mı tutmaz.
Erenlerin aksine;
Azalır itimat bende gitgide.
Gör, görmezden gelirim,
Yüze vurmak yerine
Güler, geçerim.
Bilirim, bilmezden gelirim:
Akacak kan damarda durmaz,
O andan sonra yoluma
Kırmızı kilim serilse olmaz.
Müsebbibi olmamak için,
Kangren olan gidişin
Lafımı ince eler, sık dokur
Dimağımda kevgire dönen güvenim
İnceldikçe incelirim.
Zaman akar, hayat uzar
Ortak yenen lokma
Gün gelir, küf kokar.
Muhatabım karşımda
Ya beni saf sanır;
Sabrımı sınar,
Ya da saygıdır dostluğun
Yegane temeli, bunu anlar.
Eşiğimden beri, sivri dil geri
Ya ayağını denk alır
Süsler geçmişi, geleceği.
Yada mıhlar maziye gönül defteri
Acı tatlı anılar kalır geri.


16 mart 2013

7 Mart 2014 Cuma

Leb'i görüp, leblebiyi bilmek...

Yok aslında birbirlerinden pek farkı… Az buçuk farkı olanlarda iktidarda uzun zaman yer alamadı. Ya kürsünün yolunu bulamadı, ya ‘…se bile..’ şarkısına takıldı kaldı. 1940’lı yıllarda ülkede kapitalizmin temelleri sağlamlaştırıldı. Deniz ve arkadaşları buna karşı çıktıkları için terörist diye kara urganda sallandırıldı. Devrin Başbakanı bilseydi otuz yıl sonra  terör başının ayrıcalıklara sahip olacağını, hiç yapar mıydı? 12 Eylül darbesiyle tüm sivil toplum kuruluşlarının köküne kibrit suyu atıldı. Atıldı ki; her birey kendini sürünün önemli neferi sanmalıydı. Süleyman’da aşırdı, milletin anası da, babası da… Nasılsa sürüyü oluşturanlar kimseye mal varlığının kökünü-kaynağını sormazdı. Özal’ın skandalları halkın sabrını taşırdı. Bağdat Caddesinde bulunan Zeynep’in dükkan kepenginin üstüne yazılan ‘Özal’ın zammından, Zeynep’in …’dan bıktık’ mesajı Türk magazin tarihine altın harflerle kazındı. Bir Isparta’lının getirip, prenslerin-papatyaların yerleştirdiği liberal ekonomi modeli Avrupa’dakiyle aynı olmadı. Bizimki daha çok istinat duvarsız inşaatı andırdı. Bu arada durmadı teknoloji de aldı başını. Amerika kuklası baş beyler ve hanımların yediği hurmalar, iki gazete manşeti olmaktan ileri gidemediğinden, gerilerini pek tırmalamadı. O devirde de vardı; tüm bunları görüp yazan-çizen, saysan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen, yürekli gazeteci-yazar takımı. Küçük (!) fırça darbeleriyle ya gözlerine mil çekildi, yada hangi elleri ile yazdılarsa o elleri lav edildi.

Demek ki, o vakitler, ekilip-biçilmeye başlanan kontrolsüz, hormonlu, zirai ilaçlı gıdalar devlet adamlarının zekalarında bir bozulma yaratmadı kii; din-devlet işlerini harmanlayıp, taraflı özgürlük anlayışıyla halkı yönetmeye kalkmayı pek akıl edememişlerdi. Yapmaya kalkan da çabuk vazgeçti. Sam amcayı kızdırmadan, milletin suyuna-sabununa dokunmadan, birbirlerinin kirli çamaşırlarını kurcalamadan siyasi siyasi atışır görünüp; varlıklarını sürdürmüşlerdi. Önemli ayrıntı; yine o vakitler meşhur tatil köyü Fet-Club ülkede hatırı sayılırlar arasında bu kadar popüler değildi. Aynı zamanda TSK’yı oluşturanların kükremesinden de tırsmıyor değillerdi. Zira birçoğu bu kükreyişlerden nasibini almış, uzun süren sessizliğe gömülmüş, siyasi oyunlarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Şimdilerde trend olan Küba’nın nasıl da kapitalizme direndiği ile ilgili görsellere ulaşmak da bu kadar kolay değildi. Sam amca aptal mı? Bizim gibi hormonlu meyve- sebzeyi mideye indirip, üstüne de iki porsiyon baklavayı çekip insülün direncine yenik düşmüyor elbet. Petrol ve madenden fakir; taşı-toprağı altın diye adlandırılmayan, iki yakayı bir eden boğazları olmayan Küba’ya elleşip ne yapsın? Direnişti, ambargoydu filan diye eyleşip gidiyorlar…

İstisnalar kaideyi bozmadığı için, dedim ya; yok aslında hiçbirinin birbirinden farkı. En belirgin farkları evvelden başa geçenlerin evlatları ‘leb demeden, leblebiyi’ anlardı…

Sumru Karabaş Kazdağ