29 Ağustos 2012 Çarşamba

Çift Hörgüçlü Deve miyim? :)


Çift hörgüçlü deve gibi hissediyorum kendimi… Hani önce arka ayaklarını büker, sonra kıçı değer kumlara, sonra da ağır ağır ön ayaklarını büker ve bir sağa yalpa, bir sola yalpa nihayet pozisyonunu bulur. Hah işte! Aynen öyle… Bir farkla; benim, üzerime konan sinekleri kovalayacak bir kuyruğum bile yok ama geviş getirecek epey zamanım var. Develer düşünüp, plan yaparlar mı bilmem. Konu ile ilgili bir belgesel seyretmişliğim yok. Hatta öyle oturup ömrümün üçte birini belgesel seyretmeye adayacak kadar hiçbir zaman elit ve entelektüel bir ruhu barındıramadı bünyem. Ne diyordum? Develer düşünüp, plan yapar mı diyordum. Mevcudiyetlerinden kaynaklı böyle bir yetenekleri yoksa, bir farkımız daha var demek... Zira ben mütemadiyen düşünüyorum. Daha çok, tüm bir yaz, bu aylar için planlayıp, programlayıp hayata geçiremediklerimi düşünüyorum. Birçok dostum ‘bırak şimdi bunları, sen geleceğe bak’ gibisinden teselliler vermeye çalışıyorlar sağolsunlar. Ancak; böyle ani bir kaza, insanı olduğu yere çakacak bir kaza, yaşadığında sanki gelecekle ilgili plan yapmamak gibi bir düsturu oluyor insanın. Atıyorum; ‘ayağım iyileşince birkaç günlüğüne şuraya gidelim’ diye geçiyor kafandan. Bir hatırlıyorsun ki; bu işin daha vidası-çivisi çıkacak, fizik tedavi alınacak, kalkılacak, basılacak derken, bir karışıyor kafan; o iki üç günlük kaçamak için bir takvim belirleyemiyorsun. Takvim belirlemek şöyle dursun, sürenin uzunluğunu hatırlayınca, daha önce nasıl aynalara uyuz olmaya başladıysan, bu sefer de takvimlere uyuz olmaya başlıyorsun.

Enteresandır, her durumda, daha beteri başıma gelmediği için Allah’ıma daima şükretmeme rağmen,; daha önce yüz milyon kez duyduğum teselli cümlesi ‘haline şükret, daha neler var’ la başlayıp,’bizim bilmem ne abla vardı valla bir düştü…’ ile devam eden cümleleri duyunca ‘lan tecavüz etseler; üzülme bak ciğerlerin açıldı’ diyeceksiniz diye haykırasım gelmiyor değil hani…

Bir de çok kanıksadığım meyve suyu mevzu var. Anladığım kadarıyla her hastanenin yanında karışık-sade ve özellikle kayısılısı akan hayrat var. Kayısılı diye ünledim, zira; gelen otuz kutu meyve suyundan onsekizi kayısılıydı. İnsanımızın, hastanede yatanların kabız olduğu ile ilgili yanlış bir inanışı var sanırım. İşin daha komik tarafı ise; hastaneden eve gelirken taşımakta zorlandığın meyve suyu kutuları öyle hızla tükeniyor ki; iki gün sonra ilaç için bir bardak kalmıyor. Değişik bir çapraz denklem var bu meyve suyu işinde: ayşe teyzenin getirdiğini, mevlide yengeler içiyor; mevlide yengenin getirdiğini de büyük bir ihtimalle ayşe teyze üçüncü ziyaretinde içiyor.

Hayatınızda birkaç günlüğüne dahi olsa tekerlekli iskemle kullanan varsa fark etmiştir; insanımızda nasıl bir tekerlekli iskemle sürme hevesi mevcuttur anlamak mümkün değil. Görenseniz Lamborghini test sürüşü yapılacak sanırsınız. Bana ait olanını, eve ziyaretime gelen hemen hemen herkes sürmeyi denedi. Ancak bu test sürüşleri, saray yavrusu evimizdeki virajların alınmasının o kadar da kolay olmadığı anlaşılınca, Allahtan bir kazaya sebebiyet vermeden sona erdi.Bakışınızı sabitlediğiniz bir yerden, başka bir yere daha çevirmeye kalmadan ‘dur yardım edeyim’ ,diyen tekerlekli iskemlenin arkasında alıyor soluğu. Ondan sonra Allah ne verdiyse…ve ağzımdan fışkıran ‘hooop, ayağım leeeen, dur çarpacaksın’ feryadıyla olay son buluyor.

Önemli bir diğer konu; hükümet kanun hükmünde kararname ile bu işi bir oluruna bağlamalı.
Her hastaneye, organizasyon şemalarında lafazan-sözbaz gibi tabirlerle adlandırılabilinecek kadrolar açılmalı. Hatta her hasta ve yakınlarına shift’li çalışacak iki eleman tahsis edilmeli. Yoksa insanın seveninden, sevmeyeninden, eşinden-dostundan gelen telefonla baş etmesi mümkün değil. Kendimden biliyorum; ameliyattan çıkalı 15 dakika olmuş-olmamış, henüz ‘aaaağğğğ n’olluuuur açııımüüğğ dindireeeeiiin’diye böğürmeye çalışma safhasındayken, anestezi kafası hala binbeşyüzken, çat diye kulağına dayandığını hayal mayal fark edebildiğin cep telefonundan ‘yavruuuum, geçmiş osssunn, nasııııl ağrın var mı?’ diye sorulan soruya, ağzından kulak memene, ordan yastığa süzülen salyalarına mukayyet olmaya çalışarak, telefondaki sesin kim olabileceğini hiç düşünmeden (zira o sırada tek önemli şey mesaneden dışarı atılmak istenen idrarın yoğunluğu veya içilmesi kesinlikle yasak olan bir yudum su olduğundan) ‘saaağğ öuuulllluuun’ diye kısa bir cevapla bu konuşmanın son bulmasını şiddetle arzu edersin. Ancak karşıdaki insan tüm iyi niyetiyle senin bu arzunu fark edemez ve ’ah yavruummmm.hay Allah yahu…nasıl oldu bu yaaa? Nazara mı geldin sen?’ gibi benzeri bir cümleyle senin içinde bulunduğun kabir azabının devamına  istemeden vesile olarak, dilinden geleni yapar. Bu esnada anestezili beyninde hala kurnaz kalmayı becerebilen birkaç hücren kaldıysa, bu diyalogdan kurtulmak için iki şansın vardır. Ya ‘ağğğğğüüüğğğğ çoooüüühhhh ağğğğriiiiiiiyööööör’ diye desibeli daha yüksek bir sesle böğürür telefonun öbür tarafındaki şahsın çekiç-örs-özengisinin sarsılmasıyla telefonu hızla kapamasına sebebiyet verirsin, yada konuşurken, uyumakla-bayılmak arasında kalmış gibi, başını hafiften aşağı düşürerek, çevrendeki insanların senin konuşacak durumda olmadığına inanmasını sağlarsın. İşte hasta ve hasta yakınının ruh sağlığını koruma açısından hükümetin her hastaneye yukarıda bahsettiğim kadroyu açması zaruridir. Hem böylelikle ömrünün büyük bölümü laklakla geçen halkımdan birçok işsizin de sevdiği bir işte istihdam edilmesi sağlanmış olur. Nasıl? Süper çözüm bence…

Hastane, hastalık, hasta ziyareti, yatan hasta, ayakta hasta, oturan boğa filan derken bu zamanlarda içine düşülen durumlar yazmakla, anlatmakla bitmez. Velhasıl kelam yazmayı konuşmaktan yeğe tutan adama bu ortamlardan çok ekmek çıkar. Benim gibi hem yazmayı, hem konuşmayı seven adama da katmerlisi çıkar.

Son olarak, ne yapacağımı bilmediğim, daha şimdiden bedenimde vuku bulan simetri sorunlarını paylaşmadan yazımı bitiremeyeceğim. Önden bana bakıyorsunuz; Tekerlekli iskemlede oturan, bir ayağı alçıda, diğer ayağı çelik bileklikte, saç-baş darmadağan, sağ göz ‘kalk gidelim’, sol göz ‘bok yeme otur’ der gibi bakan, sıradan hasta insan görünümü…Bunda bir gariplik yok. Ammmaaa yürüme aletimle ayağı kalktığımda arkama denk gelenin Rabbim aklına mukayyet olsun. Sağ kabam ve devamında alçılı olan ayağımın baldırında her şey aynı; löp et. Ancak sol kabam ve uzantısı olan baldır-bacağımda bir kas yapmaya meyil etme, bir incelme halleri, bir fit görünmeye çalışma durumları demeyin gitsin. Tamam, sürekli ellerim yürüme aletinde sol ayağımın üstünde zıplamaya çalışınca bu görüntü kaçınılmaz bunu anlayabiliyorum. Beni üzen şey; sol yanım ile sağ yanımın bu durumda oluşturamadığı simetri! Korkarım bu durum böyle devam ederse engelli statüsünden asla kurtulamayacağım… (Gerçi bu durumda ben niye korkayım, benimle teşvik-i mesaide bulunanların korkması daha mantıklı olur)

21 Ağustos 2012 Salı

RTE'ye mektup...


Ne oldu Başbakan? Ülkeyi ördüğünü iddia ettin demir ağlar kime rücu etti? Başarılı devlet adamı, siyasetçi olmanın yolunun mahalle ağzıyla konuşmakla olmayacağını birileri kulağına fısıldamış olmalıydı…Bundan önce bu ülkeyi yöneten hükümet ve devlet adamları bilemedi mi şehitlerimizin kanlı katillerini çelenklerle kucaklamayı? Çözebildin mi oturduğun masada terör sorununu, indirebildin mi dağdan teröristi? Aslında bir nevi dağdan, sınırdan indirdin sayılır şehrin içine; bak Gaziantep’te günahsızların vebalini de kattın sayısız günahlarının içine. Sen kelle avcısına ‘Sayın’dedin; ona, ‘sayıyla mı verdiler sizi’ dedirttin!

Kafana,hesabına,kitabına yatmayan ne kadar silahlı kuvvet mensubu büyük varsa ördüğün demir ağların arkasına tıktın; şehitlerimizin kanıyla beslenen vampirin demir parmaklıklar arkasından çıkarmanın yolları aranmaya başladı memlekette. Sen yıllar yılı bu topraklarda o vampirin ve avanesinin kökünü kazımaya çalışan, iş bilen ne kadar paşa, general, komutan varsa elini-kolunu bağladın; Hakkari’ye asker,polis giremez oldu. Cumhuriyetten, hatta Osmanlı’dan bu yana bu topraklarda bize ait bir şehre güvenlik güçlerinin giremediği bir durum görülmüş müdür? Sayende onu da gördü bu millet! Sayende bu topraklar uğruna can veren anlı şanlı şehitlerimizin adı oldu Mehmet! Vazgeçtim İnönü’den, Atatürk’ten; Osmanlıdaki atalarımızı ecdadımızı dahi mezarında ters döndürdün sen! Kimin torunu, kimin çocuğusun? Damarlarındaki kanın da mı lacivert, beyaz, kırmızı mı akıyor senin?

Tamam, az çok bizde biliyoruz o emrediyor, hükümet yerine getiriyor. Bizim elimiz-kolumuz kısa oralara uzanamıyor, bir zahmet sen deyi ver süper güce; birkaç yıla kalmaz bu topraklar üzerinde sömüreceği bir halk kalmaz.Gerçi kanla beslenen sam amca için sömürdüğü kanın hangi ulustan olduğu fark etmiyor. Onun için vazgeçtim Barrrrak amcaya senin aracılığınla mesaj iletmekten. Sen iyisi mi; kendi kelle avcılarımıza bir mesaj götür bizden; bilmeliler ki dünyanın dört bir tarafına göz dikmiş adamın avından Hakkari’nin bozkırı bile kalmaz onlara da !

Üslup dahilinde dilim ancak bu kadar dönebildi. Şimdi anlatmaya geçmeli senin alıştırdığın mahalle ağzına:

Çekin kanlı, pis ellerinizi henüz anasının memesinden kesilmemiş, tebeşir kokusunu daha içine sindirmemiş, ergenliğinin sivilcesini henüz söndürmemiş çocuklarımızın, gençlerimizin üzerinden. Unutmayın ki; bu ulus saltanata düşüp; devleti, milleti unutmuş başlara dahi neredeyse yarım yüzyıl sabretmeyi bilmiş; bu sabrı denemeye kalkanlara şuursuzca bedenini,bendini siper etmiş bir ecdadın torunlarıdır! Demem o ki; acıların ‘ya Allah, Bismillah’ nidalarına dönüşmesine ramak kalmıştır. İhtilalden tırsıp, kanatları Yusuf-Refik diye kasılıp gevşeyen kaba etinin korkusuyla Türk Silahlı Kuvvetlerini dilimizden silmeyi kafaya koymuş olabilirsin, ancak bir söz var onu da bilirsin; ‘canı yanan eşek ırapan beygiri gibi teper’! Algıda seçicilik yaşattıysa son cümlem, parantezi açayım: tarihe bir göz atarsan halk ihtilalleri olmuştur daima çok daha vahim!


7 Ağustos 2012 Salı

Ana yüreği...

Ana olmayi ogrendim.rahimine dustugunu ogrendigin gun basiliyor endise denen hastalikli evhamla dostlugun taa ki sen hayata gozunu kapayana dek suruyor. Sukur evladim icin katlanmak zoruda kaldigim bir kahir-cile olmadi.kendi anamdan da biliyorum evladinin hayri icin,bagrina tas basamadigi icin ne kanlar kusup,evladinin bir tebussumu ile o haline dahi sukredebilen analar var. Ana oldugun gun Rab tarafindan beynine,bedenine hukmeden kiyimsiz bir duygu yumagina gonullu ev sabipligi yapar oluyor yuregin.evvel ezel sanki ana dogmussun gibi. onceligin,ilerin evladin oluyor.farkli algilarla, farkli yasayislarla olsada;sEherlisi sehirsizi her kadin,kulu kolesi oluyor evladinin.ilk bir yili bile, hem omrune omur katip;hemde omrunden omur alirken yirmili otuzlu yaslara getirene kadar,ama varlik ama yokluk icinde ana babanin nasil bir hayat sinavindan gectigini anlatmaya sayfalar yetmez.sagligi,hastaliklari,psikolojisi,karekteri,basarisi,hezeyanlari,ergenl
igi,ahlaki,okulu,aliskanliklari,ic dunyasi,arkadas cevresi,sevgilisi,sevgisizi derken bir omru tum varliginla onun yoluna sererken;kucucuk bir et yumagini yuvarlaya yuvarlaya kaniyla caniyla bir hayat insaa ediyorsun ona.kendi nazarindan bile sakindigin bu hayatin bir kursunla sondugu haberini almak nasil bir yok olus, nasil bir bitistir tahayyul etmek dahi imksnsiz.evladin sehitlik mertebesine ulasmis olmasi evladinin artik bu dunyada olmadigi gerceginin acisini degistirir mi,degistirmez.senin icin bab-i hayat sayilan evlat kokusunu icine cekme sansi elinden alinmistir artik senin iraden disinda.ustelik ne acidir ki ayni depdebeleri ceken baska bir ananin,belkide kendi iradesi disinda namlunun obur ucunda duran evladi tarafindan...
Evlatlar sehit olur, analari canli cenaze! Evlatlar terorist katil olur,ananalari belkide utancindan hergun olur...
Sehit anasi yada katil anasi olmayi Allah hic bir anaya nasip etmesin.zira sehit anasi olmak da sanildigi uzre gurur kaynagi olsmaz bir yanip kavrulan bir ana yuregi icin

2 Ağustos 2012 Perşembe

Mutluluk mu? O da ne?


Mutluluğu sorgulayıp duruyoruz.
biz mi yetinmiyoruz,
hayat mı bize eksik veriyor bir türlü çıkamıyoruz işin içinden.

Bir bakıyoruz her şeyimiz var.
başımıza gelmesini istemediğimiz durumlar dile geldiğinde
‘amaaan en başı sağlık’ deyip bir-iki saatliğine
teselli buluyoruz, yabancılaştıklarımızın acıları karşısında

Bazen de hiçbir nasihat, öğüt kafamıza yer etmez,
içimize sinmez oluyor;
hayatta karşılaşacaklarımız karşısında hazır ol da durmak gerektiği halde.

Kimimiz inandığından, kimimiz alıştığından
hep bir dilek, istek, talep duasını pelesenk etmişiz dilimize
gaipten medetle
Onun önümüze açtığı yollara
taşları da onun dizmeyeceğini görmezden gelerek beklide.

Deştikçe, sorgulayıp, irdeledikçe
kendine ayrı,başkasına ayrı kanayan yaraların
sayısı artıyor gün geçtikçe.

Belki de hiç dokunmamak gerek
hiç mehlem aramadan
geçmesini, kabuklarını soymadan
iyileşmesini beklemek gerek.
kanayacağı kadar kanayacak
ve gün gelecek duracak

Aslında hiç var olmayan
yada kendi var ettiğimiz
adına mutluluk dediğimiz his
içimize yayılan huzurun tanımı olacak.

Bazen çok acır !

çok kolay geçmedi...dile kolay 22 yıl! anadan ayrı-babadan gayrı.ağlamak fayda etmedi,biliyordum ki yalvarsam kimse insafa gelmezdi.sustum ve kabullendim hayatımda karışma çıkan her talihsizlik gibi.ser verdim,sır veremedim;yarı öksüzlük-tam yetimlikte yalnızlığın başıma getirdikleriyle ilgili.ilkokul üçüncü sınıftaydım babamın kolundan,anamın koynundan savrulup yatılıokul köşelerine tıkıldığımda.
yarım-yamalak türkçe ile ne olup bittiğini anlamaya dahi çalışmadım.kabulleniverdim çocuk aklımla yıllar yılı sürecek ana kokusuna hasretliği,aile özlemini, yaşamamı sağlayan hava gibi tennefüs edip olağanmış gibi görmeyi.ezilmeyi de o zaman öğrendim;ne olduğunu dahi bilmediğim ilk 10 kasımda sırada hazırolda durmadığım için Rümeysa öğretmen kafama anahtarlıkla vurduğunda anladım nedensiz nedenlerle dahi itilip-kakılmayı da doğal karşılamam gerektiğini.bir yıl sonra üzerime serilecek hüzün bulutunun bir ömür üzerime serpiştireceği gözyaşından habersiz çocuk aklımla yetinmeyi bildim bana verilen ve vaad edilenlerle.her başarı notumdan sonra verilen vaadler; yılın sonunda,yaz tatilinde anama giden yollara uzanıyordu.gün saymadım hiç, kim bilir, o zamanlar on ayın kaç gün ettiğini dahi bilmediğimden olsa gerek gün saymayışım. her vaadin sonu anamı göreceğim yolun başına çıkarıyordu ama seni bulabileceğim yol ağızlarına demir kapılar kapanmıştı! bir cumartesi sabahıydı; eğreti evimde,sözüm ona akraba ailemin yanında banyo yapıp,yarı sıkıntılı bir neşeyle evin içinde dolanıyordum.askerlikten gelen katılığını hiç kaybetmeyen rahmetli yalçın eniştemin beni kucağına alıp,başımı okşaması ile anladım bir şeylerin yolunda gitmediğini.'hasta' dedi.'hastanede'.hiç tereddütsüz 'gidelim o zaman yanına' dedim.'biraz durumu ağırmış..'derken yarıda kestim cümlesini 'ölmüş mü enişte' dedim, içime kanlı yaşlar akıtarak.'başın sağolsun yavrum' dedi. 'başım mı sağ olacak?' anladım ki; türkçede çok gereksiz böyle bir teselli cümlesi vardı.ilkokul beşte yetim kalan,yatılı okullarda anadan da ayrı büyüyen bir kız çocuğunun böyle bir durumda başı ne kadar sağ olacaksa işte! ablacığım aldı beni otobüs duraklarının oradaki dondurmacıya götürdü.oysa o çok daha erken öğrenmişti dondurma soğunun kavrulan içimize iyi gelmeyeceğini! tuttu elimden, tutuş o tutuş. 43 yaşıma geldim hala elimi bırakmadı! o akşam ev ahalisinden herkes üzülmemem gerektiğini onları bir baba gibi bilmem gerektiğini söyleyip durdu.üstelik bana en büyük kötülüğü edenlerden biri hiç utanmadan bu cümleyi diline dolayıvermişti!
kötülüğü yanına kar mı kaldı,yoksa yaradanım ilahi adaletten nasibini aldırdı mı bilemem. ama yüzünden nurunu, içinden insanlığını, kalbinden vicdanını, kanından ahlakını aldığını biliyorum. bu bana yetiyor mu? hiç sorgulamıyorum.çok gerilere attım.
o günden sonra 'beni baban bil' diyen herkese sinir oldum.hep yaptığım gibi dışarı vurmadan,sahte tebessümlerle karşıladım aynı söylemleri.taa ki; sağ elimi hiç bırakmayan ablamın kocası, kızımın dedesi eniştem sol elimi sıkı sıkı kavrayana kadar.anamın varlığını kimi zaman arkama,kimizi zaman omuzlarıma alıp, ikisinin elinden tutarak yürüdüm, 22 yıllık yokluğunda uzayıp duran bunca yolu. üçünün varlığı,gayreti ile zaman zaman saptığım hatalı,çakıl taşlı yollardan çıkıp benim yolumu mutluluk yoluyla kesiştirdi.beni gelinlikler içinde göremedin,evimde misafirim olup bir tas çorbamı içemedin,kızım sana 'dede' diyemedi.ama senin yokluğunda karşılıklı sigara-kahve içebildiğim, yolda koluna girip yürüdüğüm bir baba daha getirdi hayat bana.anam birken ikiledi.şimdi hepsini senin yerine büyük bir zevkle ağırlıyorum evimde.her masaya bir tabak koyuşumda,kimselere fark ettirmeden sessizce sana da yolluyorum bir avuç duayı. ve biliyorum ki; hayat o kadarda insafsız değil. bir şekilde başarıyorum mutlu olmayı.asla dolduramayacığım boşluğunla ve acınla barışık yaşamayı...

mekanın cennet olsun vahit'im!