Yeni Yıl’a ait bir şeyler yazmak için, ‘daha erken’ diye
düşünenler olabilir. Ne fark eder? Hayatımızda bir şeyler için hep ‘erken’ veya
‘geç’ olmuyor mu nasılsa… Zamana yetişebilen, anı yakalayıp orda kalabilen var
mı? Öyle de, böyle de birkaç hafta sonra ömrümüzden bir yıl daha bitmiş olacak.
Yapmak isteyip yamadıklarımızla, hayalini kurup gerçekleştirebildiklerimizle
tam koskoca bir yıl. Zamanı, anı yakala veya yakalama ömürden giden
üçyüzatmışbeş gün… Geriye artık cepte ne kaldıysa, Allah ne verdiyse…
Yeni Yıl yaklaşırken hemen hemen herkes bir plan yapar, o
akşamı eğlenceli geçirmek adına. İçeride, dışarıda… Kalabalık, yalnız…
Sevinçle, hüzünle… Yılbaşı akşamı herkes bir şeyler yapmak ister… Niyedir diye
sorgulayacak değilim, böyle gelmiş, böyle gider…
Yıllar, yıllar öncesine göre yılbaşı eğlenceleri,
sevinçleri, planları epey değişti.
Mesela benim çocukluğumda; yılbaşı hediyesi diye bir şey
yoktu. Kimse kimseye bir ay önceden bir şeyler almanın peşine düşmezdi. Zaten o
zamanlar hediye için fink atacağımız avm’ler de yoktu. Mağazalar, sokaklar
allanıp-pullanmazdı. En fazla mahallenin kırtasiyesi camına tüylü süslerden bir
sıra asar; üstüne de bildiğiniz, oje silmek için kullandığımız pamukla o yılın
rakamlarını yazardı. Sonra o süsleme öyle aylar boyu unutulur, camda dururdu.
Kimse kimseye hediye almazdı ama sonra sonra okullarda bir kura adeti başladı.
Biz çocuklar kendi aramızda torbaya isimlerimizi yazar, çeker, kim kime
çıktıysa ona bir şey alırdık. Yine o zamanlar, öyle pili ağlayan, zırlayan otuz
mahareti bir arada bebekler, marka oyuncaklar, isim yapmış- boyaları kanserojen
olmayan oyuncaklar da yoktu. Torbadan çıkan isme hediye almak için, mahallenin
kırtasiyesine koşturulur üç-beş kuruş harçlığımızla; kalem-defter-
kalemlik-kokulu silgi filan alır, evde bir güzel kaplar arkadaşımıza verirdik.
Benim çocukluğumda yılbaşı çıkıp dışarıda müzik eşliğinde
kafaları çekip, göbek atabileceğimiz barların filan olduğunu da hatırlamıyorum.
Tek hatırladığım; Laleli, Aksaray tarafındaki müzik holler, pavyonlardı. Belki
vardı da, ana-babalarımız yolunu bilmediğinden bizde varlığından haberdar
değildik. O yıllarda bizimkilerde çocuklarını büyükbaba-büyükanne’ye kakalayıp,
feneri bilmem hangi barda- lokantada söndürme alışkanlığı da yoktu. Herkes,
eşiğinden-beşiğine aynı çatı altında toplanır, sofralar donatılır, tombala
oynanır, heyecanla saat onikide tek kanallı televizyonda Zeki Müren ve Nesrin Topkapı’nın
çıkması beklenirdi. Biz çocuklar, niye Zeki Müren’in çıkmasından heyecan
duyardık, onu hala anlayabilmiş değilim. Ama evdeki havaya kaptırırdık
kendimizi. Sanırım bizi en çok, ama en çok heyecanlandıran soframıza bir yıl
boyunca uğramayan yiyecekleri tam tekmil o gece görecek olmamızdı. Varsa, bunu
okuyan 90 sonrası nesilden olanların ‘nassı yani’ dediğini duyar gibiyim. Evet
ya, aynen öyle… Mesela Muz! Muz, öyle her Allahın günü manavdan, pazardan
alınıp da yenilebilen bir meyve değildi. Yılbaşından, yılbaşına alınırdı. Ben
çok bilirim, memur maaşımızın bilmem kaçta birini yılbaşı akşamı manavda
bıraktığımızı. Öyle bol-bolamaç da alımazdı; kişi başı bir adet. Ona keza;
salam-sucuk, et, kuruyemiş yılbaşına has, soframızda bulunurdu. Okula giderken,
leblebi tozu, leblebi şekeriydi bizim kuruyemişten anladığımız. Kabak
çekirdeğinin de hakkını yememek lazım. Benim çocukluğumda, çocuklar günde üç
ceviz, iki kuru kayısı, bir avuç fındık yemeden gelişimlerini tamamlayamazlar
gibi bir mevhum yoktu. Yılbaşı akşamına özeldi, meşhur, ucuzundan leblebisi,
ayçekirdeği bol; üzümü, fındığı, antepfıstığı sayılı karışık kuruyemiş.
Mesela yılbaşı akşamı hitlerinden biri de cocacola’ydı…
Yılbaşı ikramiyesi girmiş memur evlerinin onuru Jonny Walker, biz çocukların da
onuru cocacola’ydı… Yılbaşı ertesi, okul günü; ‘biliyor musuuuuun, ben yılbaşı
akşamı tam üç bardak cola içtim’ diye övünen çocuklar olurdu sınıfta. Hindi,
şimdi hindi. O zamanlar babam alsa, anam pişirse bile, sofrada didiklendiğiyle
kalır, onuru kırılırdı zavallı hayvancağınızın herhalde. Bilmediğimizi yemez,
yanaşmazdık. Canım tavuk eti dururken, hindi olsa dahi ancak süs bitkisi olarak
kalırdı yeni yıl sofrasında.
Ha, bir de biz çocuklar arasında ‘gece kaça kadar
oturabildiğinin’ haklı gururu olurdu. Yılbaşı ertesi,okulda, bu durum da bir
övünç kaynağıydı. En çok uykusuzluğa dayanabilen, sanki aramızda en çok büyüyen
olarak kabul görürdü.
Yılbaşı ile ilgili evden ilk firarımı, lise sonda vermiştim.
Yatılı okuduğum için, son yılbaşını okulda arkadaşlarla kutlama kararı
almıştık. Yalvar-yakar okulda kalma iznini kopardım bizimkilerden… Yeni yıl
sabahı içimizdeki hainlerden biri ortaya ‘bu akşamı bizde kutlayalım’ diye bir
fikir attı. Ve o kadar tadından yenmeyen bir hainlikti ki; hepimizin aklına
yattı. Okulun sürekli et veya kuru fasulye kokan, demir tabildot tabaklı
yemekhanesinde yenen (aslında yenmeyen) akşam yemeğinden sonra elimizi-kolumuzu
sallaya sallaya çıktık okulun devasa demir kapısından. Kapıdaki güvenlik
evlerimize gideceğimizi sanmış olmalı, ne soru soran oldu, ne sorguya çeken.
Doğru Nışantaşı’na. Arkadaşımın evi oradaydı. ‘Burası Nışantaşı’ dediklerinde
hayat benim için yeni bir boyut kazandı. Sokaklar ışıl,ışıldı. Minicikliğimin
Berlin’inde çok görmüştüm sokakların süslendiğini, havai fişeklerin atıldığını,
süslenen devasa çam ağaçlarını. Ama memlekete savrulduğumdan buyana, bir evde
gördüğüm ilk ve tek çam ağacıydı. Ne pahasına olursa olsun, okuldan tüymüş
olmanın, özgürlüğe-başkaldırıya ilk adımı atmış olmanın heyecanı bir yana; o
akşam kız kıza kutladığım en keyifli yılbaşı akşamıydı. Hem keyifli hem
hüzünlü… O süslü kocaman çam ağacına gözüm takıldıkça; Berlin’de anamın
koynunda, babamın kucağında kutladığım, saat tam onikide balkondan havai
fişekler attığımız yılbaşı akşamları gözümün önünden film şeridi gibi geçip
durdu. Özlem içimde büyüdükçe, ben yeni yeni tadını bildiğim şarap
yudumlarıyla, içimde kor gibi yanan özlemi söndürmeye çalıştığım bir akşam
olarak hatırımda kaldı.
Sabahı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim… Evlerin yolunu
tuttuk hepimiz. Tabi o zamanlar akıllı telefonlar, mesajlar, watsuplar filan
yok. Geçtim bunları çoğumuzun evinde telefon yok. Ama bizimkilerin bir şekil
aklına düşmüşüm ve okulu aramışlar. Eve doğru yürürken yolda kardeşim’i gördüm.
Bahçe duvarına oturmuş beni bekliyordu kışın ayazında… Bana ’Abla, dün gece okulu
aradılar, seni telefona çağırttırdılar, haberin olsun’ diyebilmek için.
Sayesinde ona göre aldım gardımı…
Benim çocukluğumda, yılbaşı kutlamaları da içten ve sıcaktı,
kardeşlik de…
Mutlu Yıllar TürkiyeJ