24 Aralık 2012 Pazartesi

2013'de sarfetmek istemediğim cümleler :)


2013’de sarf etmek istemediğim cümleler:

‘dila, ev ayakkabılarını giy!’
‘Melih, sırtına yelek geçir’
‘iyilik n’olsun v.b gibi telefon cümlecikleri’
‘kızıııım, yapma!’
‘kubra, bunu-şunu-onu yapma’
‘laaayn ! delirtmeyin adamı’
‘yanlış zili çaldın kardeşim’
‘bu ayda hesabı tutturamadık ya la’
‘diyete başlicam’
‘yürüyüşe çıkıcam’
‘sırtım ve boynum çok ağrıyor’
‘artık göz doktoruna gitmem gerek’
‘Anne su içiyor musun’
‘Erdofan ameliyat ol’
‘Allahaşkına yapma’
‘Ulan yine mi ekranda bunlar’
‘Evde çok işim var’
‘Meliiih, onu-bunu-şunu unutma!’
‘Bu gün ne pişirsem?’
‘Bu örgü yine olmadı’
‘Kitap okumaya vakit kalmıyo’
‘Kaç lira?’
‘Ben senin ananı-avradını….’
‘Bu hafta hiç bi şey yapmicam,dinlenicem’
‘Allahım, 48 saat uyumak istiyorum’
‘Dilaaa, yut artık ağzındakini’
‘Kızııım, yapma’
‘Abla, bi lafımı bitirmeme izin ver ‘hadi işim var’ deyip kestirip atma’
‘Anne nie kendine eziyet ediyorsun, bulaşıkları makineye koysana’
’Yahu ne çok çamaşır çıkıyor bu evde annamıyorum’
‘Cincin’le –gıngın ve gıngık’a mı vereyim kızım?’
‘Dilaaaa, kimseye kötü davranma’
‘Allah nasip ederse bu sene eve şunu-bunu-yaptıracağım’
‘Hadi uyu artık kızım,bak saat kaç oldu’
‘Apartmanın sorunları bitmez kardeşim’
‘Sevda, bak benim sigaramdan içmezsen….’
‘Pınaaaar, bırak şu ocağı kazımayı’
‘Erkekse karşıma gelsin söylesin’
‘Onun kredisi bende limitini doldurdu’
‘Topuklarım koptu yine’
‘Platinim kasıma batıyor sanki’
‘Meliiih, yine mi spor kanalı açtın ?’
‘Kocam bana ne hediye aldın?’
‘Bu yıl son güne kadar hediyeni söylemicem’
‘Bu sabahta birileri ağzımın içine zıçmış kaçmış gibi, akşam ne çok sigara içmişim’
‘Zevra, yine nereye gitti’
‘Dert bende, derman kimde…’
‘Ya bi kerede bedim dediğimi yap saati 9.30’a kur ya’
‘Anasını satiiim dünyaya iş yapmaya gelmişim ben’
‘Yaaaa yine saat 02 oldu, ulen bi gecede erken yatalım yaaa’
‘Yine mal gibi kalktım’
‘iki kahve içer açılırım’
‘Vertigo oldum çok kötü, içmeden serhoşum’
‘Dört sene her gece ben senin başını ovdum,kaşıdım’
‘göbeeeme dokunma uyuz oluyorum’

3 Aralık 2012 Pazartesi

Geldi gelecek yine yeni yıl...


Neyin nesini beklediğimi bilmeden, yeni bir yılı daha bekliyorum herkes gibi. Yeni yıl heyecanı sarardı eskiden; ‘nereye gitsem, kimlerle görüşsem, nasıl eğlensem’ sorularının eşlik ettiği düşünce fırtınasına yeni yıl heyecanı dermişim meğer eskiden. Her yeni yılda, hemen hemen bir öncekinin aynısını yaşadığımı fark etmeden bir yılı daha devirirmişiz aslında. Serde gençlik var tabi; öyle uzun soluklu planlar yapmazdım, nasılsa yapacaklarıma ayıracak çok vaktim olduğunu bilmenin rahatlığıyla. Eskiden sadece eğlencenin mahiyeti, yılbaşı akşamını nasıl geçireceğimin önemi vardı. Güzel yıllardı. Bir dolu anı kaldı. Hangi yeni yıldı hatırlamam, ama hiç unutmam; birbiri ile hiç alakası olmayan bir grup arkadaşımla İstiklal’in ortasında, elimizde bira kutuları, sokakta girmiştik yeni yıla. Palas pandıras kendimizi sokağa attığımızdan kafamızı sokacak bir mekan bulamamıştık. Yeni yılın ilk saatlerinde küçük bir cafe-bar’ın arka masalarında yer bulup, çok eğlenmiştik. Fotoğraf arşivimde, masa üstünde oynarken çekilen resimlerimize denk geldikçe gülümserim hala o geceyi hatırlayıp. En çok da vesilem ile bir araya gelen o kadar alakasız insanın nasıl kaynaşıp,eğlendiğine hayret ederim hala…

Şimdilerde ya yeni yıl kutlamalarının formatı değişti, yada ben gerçekten yaşlandım. Ne bangır bangır müziği, ne kalabalığı, ne yorgunluğu bünyem kaldırmıyor.Son yıllarda, en favori yeni yıl kutlamam; pijama-terlik, evim evim güzel evim kıvamında. Olsa olsa bir artı ailemle bir arada olmayı seçer oldum. İnsanın yaşı büyüdükçe sanırım vicdanı da büyüyor. Evde yaşlıların bir başına kalmasına aldırmadan, eğlenceye doğru çekilip çıkılan kapıların pişmanlıklarını kabuklaştırmaya çalışmak istercesine, önce onları mahzun bırakmamayı planlar oldum artık. En çok eğlendiğimiz anlar, kızımın, müzik eşliğinde ortada kıvırtıp durduğu anlar. Nerde kaldı masaların üstünde oynamak… İçimden gelse, çıkıp oynasam bile; belim-bacağım tutulur sonraki üç gün yerimden kalkamam.

Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda ma aile heyecan içinde gece yarısını beklerdik. Günlük program akışında yasaklı olan dansözü seyretmek veya Zeki Müren’i dinlemek için. Hane içindeki herkesin ortak beklentisiydi bu, herkesin keyif aldığı an. Ya son yıllarda öyle mi? Kanalları gez-dolaş; hepsi birbirinin aynı. Kırk tane dansöz oluyor, şarkıcı şarkıcı üstüne. Ne beklemenin heyecanı kaldı, ne müzik dinlemenin keyfi. Ben buna ‘çokluk sıtması’ diyorum.
Nerde çokluk orda bokluk misali… Hani seyrek olan özlenir, sürekli olan baygınlık verir ya o hesap.

Hani eski, yeni yıllarda planlar yapmazdım dedim ya… Şimdilerde bu durum tam tersi. Aya, haftaya, güne sığmaz oldum. Yapmak istediğim o kadar çok şey, gitmek istediğim o kadar çok yer, okumak istediğim o kadar çok kitap, seyretmek istediğim o kadar çok film, araştırmak-öğrenmek istediğim o kadar çok mevzu var ki; değil gelecek yeni bir tek yıla, neredeyse ilk beş yıla sığmaz sıraya koysam. Her yıl, ‘şunu bu sene yapacağım, bunu bu sene bitireceğim’  diye kafamda planlar dururum, gel gör ki; ben kurarım, kader güler!

Çocukluğumu, yılbaşlarının, doğum günlerinin çok önemsendiği bir ülke olan, Almanya’da geçirmiş olmamdan mıdır nedir; sıradan da olsa, monoton da geçse sebepsiz sevindirmiştir bu özel günleri beni.  Çoğu zaman yekünü bütçemi sarsacak olsa dahi; hep çok heveslenmiş, çok heyecanlanmışımdır aileme, sevdiklerime bir şeyler alıp onları hediye paketi yaparken ve verilme anı geldiğinde onlar paketlerini açarken. Hala en keyif aldığım anlardır; yılbaşı akşamlarında, doğum günlerinde hediye alış-verişinin yapıldığı anlar…Gelmekte olan yeni yılda bizi neler bekliyor hiç bilmiyorum ama çok net bildiğim bir şey var ki; geçmişten bu güne heyecanımı hiç kaybolmadığı o anları bu yıl da yaşayıp, yaşatacak olduğumdur.

Eh yavaş, yavaş aralık ayına geldiğimiz halde kimyamızı altüst eden bu sonbahar havasından silkinip; sevdiklerim için ufak – tefek bir şeyler bakıp, onları ritüel havasında paketleyip, süsleyip kendimi mutlu etmenin vakti geldi artıkJ


18 Eylül 2012 Salı

Yürü beTürkMilletim ! Kim tutarseni...

YYürü be Türk Milletim ! Kim tutar seni...
Bilmem kaç günde yüze yakın şehidin kanı, anasının gözyaşı karışıyor bu topraklara, sende tısss ses yok.
Senin ödediğin vergilerle makam maaşını ve senin daha bilmediğin neleri cukka cebe indiren bakan şehitlik mertebesinin 'nasip' işi olduğunu söylüyor,üstelik müslüman geçiniyor. sende tısss ses yok.
Bu bakanı hükümete sokan başbakan'ın oğlu hükümet politakasından nasibini (!) almamak için çüüürrrrrük raporunun arkasına saklanıyor.senden tıssss ses yok.
Kan emiciler, teröristler milletvekili olurken, milli iradeyle milletvekili seçilen Mustafa Balbay Silivri'de hücrede suçunun dahi ne olduğunu bilmeden gün tüketiyor.senden tıssss ses yok.
Kaldırılan Atatürk resmi yerine, seneye okul kitaplarına Fetullah'ın resimleri konulur, sen yine susarsın. ne de olsa alış-veriş merkezlerindeki ucuzluğa yetişmen lazımdır.
Yakında kabandan donunu alırlar üstelik gözüne soka soka, sen yine susarsın. 'Kaba etinin yerinde durduğuna şükredersin'
Yürü be Türk Milletim ! Kim tutar seni....

4 Eylül 2012 Salı

Eski ahbaplıklar:(

Bahar geldi...Bahar temizliği zamanı:) Ben temizlik için baharı bekleyenlerden değilim. Ama şöyle dört-beş yılda bir derin temizlik yapmak zaruri hale gelmeye başladı hayatımda. Derin temizlik...Hayatından,kafandan,etrafından çıkarılması artık vacip olmuş; bir zamanlar yakının olduğunu sandığın tanıdıklar. Bir musibet, bin nasihatten evladır diye boşuna söylenmemiş.Uzun yıllar var bu uygulamayı alışkanlığımdan kaldırmaya çalışalı...ama virüslü bellek gibi hafızam... ben silmeye çalıştıkça, dönüp geri geliyor hatırlamak istemediklerim ve üstüne gözümün yeni gördükleri, kulağımın yeni duydukları eklendikçe artık limit aşıyor olmalı ki; alıyorum elime cep telefonumu önce numaraları siliyorum telefonumun hafızasından, sonrada isimler ve siluetler siliniyor yavaş yavaş kendi hafızamdan. Darılmak yok, gücenmek yok, sitem etmek yok, beynini kemiren 'nedenler,niçinler' yok. Herkes hak ettiği şekilde muamele görür.Ben dahil! Demek hak ettiğimi karşılık olarak yaşıyorum. Sorun yok. Alan razı (belki bilmeden) ben razı!

1 Eylül 2012 Cumartesi

Evliliğimin yıl dönümü

Bu dunyada kac kisi gercek bir birlikteligi gercek anlamda paylasiyordur diye zaman zaman dusunurum...biz sansli olan kac kisiden biriyiz diye de dusunurum.ikili iliskilerle ilgili umut defterimi tamamen kapatmis,rafa kaldirmak uzereydim onu tanidigimda.demek umutkesen icin daha vakit varmis:) ocak ayinin karli bir pazar gunu istiklalde yururken ilk koluna girip yurumustum,kayip dusmemek icin.8 yil gecti aradan. Ve simdi cok daha iyi anliyorum ki; hayatin tasli-buzlu yollarinda kayip dusmemek icin tutunabilecegim en saglam,en guvenilir kolu secmisim. Umarim 80 yil daha kolum hep o kola tutunur...hep hayatimda olur canim melihim. Hayatin bana en buyuk armagani...

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Çift Hörgüçlü Deve miyim? :)


Çift hörgüçlü deve gibi hissediyorum kendimi… Hani önce arka ayaklarını büker, sonra kıçı değer kumlara, sonra da ağır ağır ön ayaklarını büker ve bir sağa yalpa, bir sola yalpa nihayet pozisyonunu bulur. Hah işte! Aynen öyle… Bir farkla; benim, üzerime konan sinekleri kovalayacak bir kuyruğum bile yok ama geviş getirecek epey zamanım var. Develer düşünüp, plan yaparlar mı bilmem. Konu ile ilgili bir belgesel seyretmişliğim yok. Hatta öyle oturup ömrümün üçte birini belgesel seyretmeye adayacak kadar hiçbir zaman elit ve entelektüel bir ruhu barındıramadı bünyem. Ne diyordum? Develer düşünüp, plan yapar mı diyordum. Mevcudiyetlerinden kaynaklı böyle bir yetenekleri yoksa, bir farkımız daha var demek... Zira ben mütemadiyen düşünüyorum. Daha çok, tüm bir yaz, bu aylar için planlayıp, programlayıp hayata geçiremediklerimi düşünüyorum. Birçok dostum ‘bırak şimdi bunları, sen geleceğe bak’ gibisinden teselliler vermeye çalışıyorlar sağolsunlar. Ancak; böyle ani bir kaza, insanı olduğu yere çakacak bir kaza, yaşadığında sanki gelecekle ilgili plan yapmamak gibi bir düsturu oluyor insanın. Atıyorum; ‘ayağım iyileşince birkaç günlüğüne şuraya gidelim’ diye geçiyor kafandan. Bir hatırlıyorsun ki; bu işin daha vidası-çivisi çıkacak, fizik tedavi alınacak, kalkılacak, basılacak derken, bir karışıyor kafan; o iki üç günlük kaçamak için bir takvim belirleyemiyorsun. Takvim belirlemek şöyle dursun, sürenin uzunluğunu hatırlayınca, daha önce nasıl aynalara uyuz olmaya başladıysan, bu sefer de takvimlere uyuz olmaya başlıyorsun.

Enteresandır, her durumda, daha beteri başıma gelmediği için Allah’ıma daima şükretmeme rağmen,; daha önce yüz milyon kez duyduğum teselli cümlesi ‘haline şükret, daha neler var’ la başlayıp,’bizim bilmem ne abla vardı valla bir düştü…’ ile devam eden cümleleri duyunca ‘lan tecavüz etseler; üzülme bak ciğerlerin açıldı’ diyeceksiniz diye haykırasım gelmiyor değil hani…

Bir de çok kanıksadığım meyve suyu mevzu var. Anladığım kadarıyla her hastanenin yanında karışık-sade ve özellikle kayısılısı akan hayrat var. Kayısılı diye ünledim, zira; gelen otuz kutu meyve suyundan onsekizi kayısılıydı. İnsanımızın, hastanede yatanların kabız olduğu ile ilgili yanlış bir inanışı var sanırım. İşin daha komik tarafı ise; hastaneden eve gelirken taşımakta zorlandığın meyve suyu kutuları öyle hızla tükeniyor ki; iki gün sonra ilaç için bir bardak kalmıyor. Değişik bir çapraz denklem var bu meyve suyu işinde: ayşe teyzenin getirdiğini, mevlide yengeler içiyor; mevlide yengenin getirdiğini de büyük bir ihtimalle ayşe teyze üçüncü ziyaretinde içiyor.

Hayatınızda birkaç günlüğüne dahi olsa tekerlekli iskemle kullanan varsa fark etmiştir; insanımızda nasıl bir tekerlekli iskemle sürme hevesi mevcuttur anlamak mümkün değil. Görenseniz Lamborghini test sürüşü yapılacak sanırsınız. Bana ait olanını, eve ziyaretime gelen hemen hemen herkes sürmeyi denedi. Ancak bu test sürüşleri, saray yavrusu evimizdeki virajların alınmasının o kadar da kolay olmadığı anlaşılınca, Allahtan bir kazaya sebebiyet vermeden sona erdi.Bakışınızı sabitlediğiniz bir yerden, başka bir yere daha çevirmeye kalmadan ‘dur yardım edeyim’ ,diyen tekerlekli iskemlenin arkasında alıyor soluğu. Ondan sonra Allah ne verdiyse…ve ağzımdan fışkıran ‘hooop, ayağım leeeen, dur çarpacaksın’ feryadıyla olay son buluyor.

Önemli bir diğer konu; hükümet kanun hükmünde kararname ile bu işi bir oluruna bağlamalı.
Her hastaneye, organizasyon şemalarında lafazan-sözbaz gibi tabirlerle adlandırılabilinecek kadrolar açılmalı. Hatta her hasta ve yakınlarına shift’li çalışacak iki eleman tahsis edilmeli. Yoksa insanın seveninden, sevmeyeninden, eşinden-dostundan gelen telefonla baş etmesi mümkün değil. Kendimden biliyorum; ameliyattan çıkalı 15 dakika olmuş-olmamış, henüz ‘aaaağğğğ n’olluuuur açııımüüğğ dindireeeeiiin’diye böğürmeye çalışma safhasındayken, anestezi kafası hala binbeşyüzken, çat diye kulağına dayandığını hayal mayal fark edebildiğin cep telefonundan ‘yavruuuum, geçmiş osssunn, nasııııl ağrın var mı?’ diye sorulan soruya, ağzından kulak memene, ordan yastığa süzülen salyalarına mukayyet olmaya çalışarak, telefondaki sesin kim olabileceğini hiç düşünmeden (zira o sırada tek önemli şey mesaneden dışarı atılmak istenen idrarın yoğunluğu veya içilmesi kesinlikle yasak olan bir yudum su olduğundan) ‘saaağğ öuuulllluuun’ diye kısa bir cevapla bu konuşmanın son bulmasını şiddetle arzu edersin. Ancak karşıdaki insan tüm iyi niyetiyle senin bu arzunu fark edemez ve ’ah yavruummmm.hay Allah yahu…nasıl oldu bu yaaa? Nazara mı geldin sen?’ gibi benzeri bir cümleyle senin içinde bulunduğun kabir azabının devamına  istemeden vesile olarak, dilinden geleni yapar. Bu esnada anestezili beyninde hala kurnaz kalmayı becerebilen birkaç hücren kaldıysa, bu diyalogdan kurtulmak için iki şansın vardır. Ya ‘ağğğğğüüüğğğğ çoooüüühhhh ağğğğriiiiiiiyööööör’ diye desibeli daha yüksek bir sesle böğürür telefonun öbür tarafındaki şahsın çekiç-örs-özengisinin sarsılmasıyla telefonu hızla kapamasına sebebiyet verirsin, yada konuşurken, uyumakla-bayılmak arasında kalmış gibi, başını hafiften aşağı düşürerek, çevrendeki insanların senin konuşacak durumda olmadığına inanmasını sağlarsın. İşte hasta ve hasta yakınının ruh sağlığını koruma açısından hükümetin her hastaneye yukarıda bahsettiğim kadroyu açması zaruridir. Hem böylelikle ömrünün büyük bölümü laklakla geçen halkımdan birçok işsizin de sevdiği bir işte istihdam edilmesi sağlanmış olur. Nasıl? Süper çözüm bence…

Hastane, hastalık, hasta ziyareti, yatan hasta, ayakta hasta, oturan boğa filan derken bu zamanlarda içine düşülen durumlar yazmakla, anlatmakla bitmez. Velhasıl kelam yazmayı konuşmaktan yeğe tutan adama bu ortamlardan çok ekmek çıkar. Benim gibi hem yazmayı, hem konuşmayı seven adama da katmerlisi çıkar.

Son olarak, ne yapacağımı bilmediğim, daha şimdiden bedenimde vuku bulan simetri sorunlarını paylaşmadan yazımı bitiremeyeceğim. Önden bana bakıyorsunuz; Tekerlekli iskemlede oturan, bir ayağı alçıda, diğer ayağı çelik bileklikte, saç-baş darmadağan, sağ göz ‘kalk gidelim’, sol göz ‘bok yeme otur’ der gibi bakan, sıradan hasta insan görünümü…Bunda bir gariplik yok. Ammmaaa yürüme aletimle ayağı kalktığımda arkama denk gelenin Rabbim aklına mukayyet olsun. Sağ kabam ve devamında alçılı olan ayağımın baldırında her şey aynı; löp et. Ancak sol kabam ve uzantısı olan baldır-bacağımda bir kas yapmaya meyil etme, bir incelme halleri, bir fit görünmeye çalışma durumları demeyin gitsin. Tamam, sürekli ellerim yürüme aletinde sol ayağımın üstünde zıplamaya çalışınca bu görüntü kaçınılmaz bunu anlayabiliyorum. Beni üzen şey; sol yanım ile sağ yanımın bu durumda oluşturamadığı simetri! Korkarım bu durum böyle devam ederse engelli statüsünden asla kurtulamayacağım… (Gerçi bu durumda ben niye korkayım, benimle teşvik-i mesaide bulunanların korkması daha mantıklı olur)

21 Ağustos 2012 Salı

RTE'ye mektup...


Ne oldu Başbakan? Ülkeyi ördüğünü iddia ettin demir ağlar kime rücu etti? Başarılı devlet adamı, siyasetçi olmanın yolunun mahalle ağzıyla konuşmakla olmayacağını birileri kulağına fısıldamış olmalıydı…Bundan önce bu ülkeyi yöneten hükümet ve devlet adamları bilemedi mi şehitlerimizin kanlı katillerini çelenklerle kucaklamayı? Çözebildin mi oturduğun masada terör sorununu, indirebildin mi dağdan teröristi? Aslında bir nevi dağdan, sınırdan indirdin sayılır şehrin içine; bak Gaziantep’te günahsızların vebalini de kattın sayısız günahlarının içine. Sen kelle avcısına ‘Sayın’dedin; ona, ‘sayıyla mı verdiler sizi’ dedirttin!

Kafana,hesabına,kitabına yatmayan ne kadar silahlı kuvvet mensubu büyük varsa ördüğün demir ağların arkasına tıktın; şehitlerimizin kanıyla beslenen vampirin demir parmaklıklar arkasından çıkarmanın yolları aranmaya başladı memlekette. Sen yıllar yılı bu topraklarda o vampirin ve avanesinin kökünü kazımaya çalışan, iş bilen ne kadar paşa, general, komutan varsa elini-kolunu bağladın; Hakkari’ye asker,polis giremez oldu. Cumhuriyetten, hatta Osmanlı’dan bu yana bu topraklarda bize ait bir şehre güvenlik güçlerinin giremediği bir durum görülmüş müdür? Sayende onu da gördü bu millet! Sayende bu topraklar uğruna can veren anlı şanlı şehitlerimizin adı oldu Mehmet! Vazgeçtim İnönü’den, Atatürk’ten; Osmanlıdaki atalarımızı ecdadımızı dahi mezarında ters döndürdün sen! Kimin torunu, kimin çocuğusun? Damarlarındaki kanın da mı lacivert, beyaz, kırmızı mı akıyor senin?

Tamam, az çok bizde biliyoruz o emrediyor, hükümet yerine getiriyor. Bizim elimiz-kolumuz kısa oralara uzanamıyor, bir zahmet sen deyi ver süper güce; birkaç yıla kalmaz bu topraklar üzerinde sömüreceği bir halk kalmaz.Gerçi kanla beslenen sam amca için sömürdüğü kanın hangi ulustan olduğu fark etmiyor. Onun için vazgeçtim Barrrrak amcaya senin aracılığınla mesaj iletmekten. Sen iyisi mi; kendi kelle avcılarımıza bir mesaj götür bizden; bilmeliler ki dünyanın dört bir tarafına göz dikmiş adamın avından Hakkari’nin bozkırı bile kalmaz onlara da !

Üslup dahilinde dilim ancak bu kadar dönebildi. Şimdi anlatmaya geçmeli senin alıştırdığın mahalle ağzına:

Çekin kanlı, pis ellerinizi henüz anasının memesinden kesilmemiş, tebeşir kokusunu daha içine sindirmemiş, ergenliğinin sivilcesini henüz söndürmemiş çocuklarımızın, gençlerimizin üzerinden. Unutmayın ki; bu ulus saltanata düşüp; devleti, milleti unutmuş başlara dahi neredeyse yarım yüzyıl sabretmeyi bilmiş; bu sabrı denemeye kalkanlara şuursuzca bedenini,bendini siper etmiş bir ecdadın torunlarıdır! Demem o ki; acıların ‘ya Allah, Bismillah’ nidalarına dönüşmesine ramak kalmıştır. İhtilalden tırsıp, kanatları Yusuf-Refik diye kasılıp gevşeyen kaba etinin korkusuyla Türk Silahlı Kuvvetlerini dilimizden silmeyi kafaya koymuş olabilirsin, ancak bir söz var onu da bilirsin; ‘canı yanan eşek ırapan beygiri gibi teper’! Algıda seçicilik yaşattıysa son cümlem, parantezi açayım: tarihe bir göz atarsan halk ihtilalleri olmuştur daima çok daha vahim!


7 Ağustos 2012 Salı

Ana yüreği...

Ana olmayi ogrendim.rahimine dustugunu ogrendigin gun basiliyor endise denen hastalikli evhamla dostlugun taa ki sen hayata gozunu kapayana dek suruyor. Sukur evladim icin katlanmak zoruda kaldigim bir kahir-cile olmadi.kendi anamdan da biliyorum evladinin hayri icin,bagrina tas basamadigi icin ne kanlar kusup,evladinin bir tebussumu ile o haline dahi sukredebilen analar var. Ana oldugun gun Rab tarafindan beynine,bedenine hukmeden kiyimsiz bir duygu yumagina gonullu ev sabipligi yapar oluyor yuregin.evvel ezel sanki ana dogmussun gibi. onceligin,ilerin evladin oluyor.farkli algilarla, farkli yasayislarla olsada;sEherlisi sehirsizi her kadin,kulu kolesi oluyor evladinin.ilk bir yili bile, hem omrune omur katip;hemde omrunden omur alirken yirmili otuzlu yaslara getirene kadar,ama varlik ama yokluk icinde ana babanin nasil bir hayat sinavindan gectigini anlatmaya sayfalar yetmez.sagligi,hastaliklari,psikolojisi,karekteri,basarisi,hezeyanlari,ergenl
igi,ahlaki,okulu,aliskanliklari,ic dunyasi,arkadas cevresi,sevgilisi,sevgisizi derken bir omru tum varliginla onun yoluna sererken;kucucuk bir et yumagini yuvarlaya yuvarlaya kaniyla caniyla bir hayat insaa ediyorsun ona.kendi nazarindan bile sakindigin bu hayatin bir kursunla sondugu haberini almak nasil bir yok olus, nasil bir bitistir tahayyul etmek dahi imksnsiz.evladin sehitlik mertebesine ulasmis olmasi evladinin artik bu dunyada olmadigi gerceginin acisini degistirir mi,degistirmez.senin icin bab-i hayat sayilan evlat kokusunu icine cekme sansi elinden alinmistir artik senin iraden disinda.ustelik ne acidir ki ayni depdebeleri ceken baska bir ananin,belkide kendi iradesi disinda namlunun obur ucunda duran evladi tarafindan...
Evlatlar sehit olur, analari canli cenaze! Evlatlar terorist katil olur,ananalari belkide utancindan hergun olur...
Sehit anasi yada katil anasi olmayi Allah hic bir anaya nasip etmesin.zira sehit anasi olmak da sanildigi uzre gurur kaynagi olsmaz bir yanip kavrulan bir ana yuregi icin

2 Ağustos 2012 Perşembe

Mutluluk mu? O da ne?


Mutluluğu sorgulayıp duruyoruz.
biz mi yetinmiyoruz,
hayat mı bize eksik veriyor bir türlü çıkamıyoruz işin içinden.

Bir bakıyoruz her şeyimiz var.
başımıza gelmesini istemediğimiz durumlar dile geldiğinde
‘amaaan en başı sağlık’ deyip bir-iki saatliğine
teselli buluyoruz, yabancılaştıklarımızın acıları karşısında

Bazen de hiçbir nasihat, öğüt kafamıza yer etmez,
içimize sinmez oluyor;
hayatta karşılaşacaklarımız karşısında hazır ol da durmak gerektiği halde.

Kimimiz inandığından, kimimiz alıştığından
hep bir dilek, istek, talep duasını pelesenk etmişiz dilimize
gaipten medetle
Onun önümüze açtığı yollara
taşları da onun dizmeyeceğini görmezden gelerek beklide.

Deştikçe, sorgulayıp, irdeledikçe
kendine ayrı,başkasına ayrı kanayan yaraların
sayısı artıyor gün geçtikçe.

Belki de hiç dokunmamak gerek
hiç mehlem aramadan
geçmesini, kabuklarını soymadan
iyileşmesini beklemek gerek.
kanayacağı kadar kanayacak
ve gün gelecek duracak

Aslında hiç var olmayan
yada kendi var ettiğimiz
adına mutluluk dediğimiz his
içimize yayılan huzurun tanımı olacak.

Bazen çok acır !

çok kolay geçmedi...dile kolay 22 yıl! anadan ayrı-babadan gayrı.ağlamak fayda etmedi,biliyordum ki yalvarsam kimse insafa gelmezdi.sustum ve kabullendim hayatımda karışma çıkan her talihsizlik gibi.ser verdim,sır veremedim;yarı öksüzlük-tam yetimlikte yalnızlığın başıma getirdikleriyle ilgili.ilkokul üçüncü sınıftaydım babamın kolundan,anamın koynundan savrulup yatılıokul köşelerine tıkıldığımda.
yarım-yamalak türkçe ile ne olup bittiğini anlamaya dahi çalışmadım.kabulleniverdim çocuk aklımla yıllar yılı sürecek ana kokusuna hasretliği,aile özlemini, yaşamamı sağlayan hava gibi tennefüs edip olağanmış gibi görmeyi.ezilmeyi de o zaman öğrendim;ne olduğunu dahi bilmediğim ilk 10 kasımda sırada hazırolda durmadığım için Rümeysa öğretmen kafama anahtarlıkla vurduğunda anladım nedensiz nedenlerle dahi itilip-kakılmayı da doğal karşılamam gerektiğini.bir yıl sonra üzerime serilecek hüzün bulutunun bir ömür üzerime serpiştireceği gözyaşından habersiz çocuk aklımla yetinmeyi bildim bana verilen ve vaad edilenlerle.her başarı notumdan sonra verilen vaadler; yılın sonunda,yaz tatilinde anama giden yollara uzanıyordu.gün saymadım hiç, kim bilir, o zamanlar on ayın kaç gün ettiğini dahi bilmediğimden olsa gerek gün saymayışım. her vaadin sonu anamı göreceğim yolun başına çıkarıyordu ama seni bulabileceğim yol ağızlarına demir kapılar kapanmıştı! bir cumartesi sabahıydı; eğreti evimde,sözüm ona akraba ailemin yanında banyo yapıp,yarı sıkıntılı bir neşeyle evin içinde dolanıyordum.askerlikten gelen katılığını hiç kaybetmeyen rahmetli yalçın eniştemin beni kucağına alıp,başımı okşaması ile anladım bir şeylerin yolunda gitmediğini.'hasta' dedi.'hastanede'.hiç tereddütsüz 'gidelim o zaman yanına' dedim.'biraz durumu ağırmış..'derken yarıda kestim cümlesini 'ölmüş mü enişte' dedim, içime kanlı yaşlar akıtarak.'başın sağolsun yavrum' dedi. 'başım mı sağ olacak?' anladım ki; türkçede çok gereksiz böyle bir teselli cümlesi vardı.ilkokul beşte yetim kalan,yatılı okullarda anadan da ayrı büyüyen bir kız çocuğunun böyle bir durumda başı ne kadar sağ olacaksa işte! ablacığım aldı beni otobüs duraklarının oradaki dondurmacıya götürdü.oysa o çok daha erken öğrenmişti dondurma soğunun kavrulan içimize iyi gelmeyeceğini! tuttu elimden, tutuş o tutuş. 43 yaşıma geldim hala elimi bırakmadı! o akşam ev ahalisinden herkes üzülmemem gerektiğini onları bir baba gibi bilmem gerektiğini söyleyip durdu.üstelik bana en büyük kötülüğü edenlerden biri hiç utanmadan bu cümleyi diline dolayıvermişti!
kötülüğü yanına kar mı kaldı,yoksa yaradanım ilahi adaletten nasibini aldırdı mı bilemem. ama yüzünden nurunu, içinden insanlığını, kalbinden vicdanını, kanından ahlakını aldığını biliyorum. bu bana yetiyor mu? hiç sorgulamıyorum.çok gerilere attım.
o günden sonra 'beni baban bil' diyen herkese sinir oldum.hep yaptığım gibi dışarı vurmadan,sahte tebessümlerle karşıladım aynı söylemleri.taa ki; sağ elimi hiç bırakmayan ablamın kocası, kızımın dedesi eniştem sol elimi sıkı sıkı kavrayana kadar.anamın varlığını kimi zaman arkama,kimizi zaman omuzlarıma alıp, ikisinin elinden tutarak yürüdüm, 22 yıllık yokluğunda uzayıp duran bunca yolu. üçünün varlığı,gayreti ile zaman zaman saptığım hatalı,çakıl taşlı yollardan çıkıp benim yolumu mutluluk yoluyla kesiştirdi.beni gelinlikler içinde göremedin,evimde misafirim olup bir tas çorbamı içemedin,kızım sana 'dede' diyemedi.ama senin yokluğunda karşılıklı sigara-kahve içebildiğim, yolda koluna girip yürüdüğüm bir baba daha getirdi hayat bana.anam birken ikiledi.şimdi hepsini senin yerine büyük bir zevkle ağırlıyorum evimde.her masaya bir tabak koyuşumda,kimselere fark ettirmeden sessizce sana da yolluyorum bir avuç duayı. ve biliyorum ki; hayat o kadarda insafsız değil. bir şekilde başarıyorum mutlu olmayı.asla dolduramayacığım boşluğunla ve acınla barışık yaşamayı...

mekanın cennet olsun vahit'im!

30 Haziran 2012 Cumartesi

'hani ince kıyım doğrasalar beni, Akdeniz cacık olur diyorum'


Canımın içi, yeryüzünde en çok sevdiğim varlık; kızım, bu aralar fazlaca huysuz. Şımarıkça içten gelmeyen ağlamalar, istediği bir şeyi ağlayarak yaptırmalar, inatla kendi istediğini yaptırmaya çalışmalar, yemek ve kahvaltı vakitlerini bizim için ıstırap haline dönüştürmeler…
Okudum, biliyorum, farkındayım; üç yaş sendromu dedikleri bir şey. Nerde başlar, ne zaman biter net bilen yok.

Küçücük dünyasında yaşadığı her şeyi en iyi bilenin, ben olduğumu sanıyorum hep. Çoğu zaman da onun küçücük bedenine sığmayacak kadar büyük insan olgunlu tahayyül ediyormuşum meğer. Çok az fark eder oldum, onun daha şu koskoca yaşamda sadece üç yılı geride bıraktığını. Bu akşam geç vakit, evet, geç vakit kucağımda onu uyuturken gözünden süzülüp koluma değen gözyaşları, yaşamının beşte üçünü geride bırakmış beni silkeleyiverdi. Uyku vakti çoktan geçmiş kızımın, tam da bu sebeple kaprislenip ağlaması, yüzlerce yaptıklarımı ve onlarca yapamadıklarımı kafama doluşturdu.

Gecenin yarımında; benim yüzümden, geç kaldığı uykuya geçmemeye direnen kızımın gözyaşları kolumda; bense ‘durmayı’ beceremediğim hayatın lanet akışında yuvarlanarak  yoğun bir suçluluk duygusuyla buluşmaktayım. Neden? Cevap basit. Farkında olmadan iyi insan, misafirperver ev sahibesi, kusursuz ikram, mükemmel evlat, gelin, arkadaş, dost olabilme çabası. Aynen böyle, söylediğim gibi. Fazlası var hatta; titiz ev hanımı, sevdiklerine ‘güzin abla’ olma durumu, düzenli odalar, sırım gibi dolaplar, her daim boş mutfak tezgahı, sofraya konacak en az üç çeşit yemek, her öğününde ille karşılanması saplantı halini almış kızımın protein ihtiyacı…

Gecenin bir yarısı; onun minicik, sıcacık bedeni kucağımda, göz yaşları kolumun değdiği yerini cayır cayır yakarken koca bir kor parçası beynimden yuvarlandı yüreğime düştü sanki. Dakikalar içinde fark ettim; olabilmek için, olduklarımın nasıl avucumdan akıp gittiğini hayatın şu lanet akışı içinde. Oysa öyle çok canlı örneğine şahit olmuştum ki bu döngüye kapılan, kapılmak zorunda kalan annelerin vicdan sızılarına. En yakını ablamdı. İşten eve gelip, mutfakla odalar arası koşuştururken minicik yeğenimin, annesinin onunla ilgileneceği zamanı beklerken, mutfak halısının üzerinde çok akşamlar uyuyakaldığı ile ilgili anısını dile getirdiğinde, bu akşamki gibi aynı kor yine yüreğime yuvarlanmıştı.

Gecenin ikinci yarısında; nihayet bir gazete ekini okuma şansına sahip olmanın zenginliğiyle oturdum koltuğa. Sayfaları çevirirken, sağlık-güzellik köşesindeki ‘anti-aging el bakımı’ başlığı ile hemen yazının yanında sayfayı tutan parmaklarım arasında gözlerim bir med-cezir yaşadı. Yüzümde yalancı tebessüm, içim üzgün, bakışlarım kara iri puntolu başlıkta, hafızam çok önceki zamanlarda… Çizgileri yiv olmuş, sıcak-soğuk sudan, deterjandan, yaştan ondan bundan eşek derisine dönmüş parmak uçlarımdan nasıl bir duygu akışı oluyordur acaba kocamın, kızımın tenine dokunduğumda? Oysa kendime geldim geleli ‘dokunmanın, tensel temasın’ en güzel duygu alış verişi olduğuna inanmışımdır ben.

Bu akşam böyle başladı kendime, hayatıma, geleceğime yolculuğum. Kızım ne kadar mutludur acaba haftada üç-beş viledalanan evde ayaklarının altı kapkara olmadığı için? Tozlu sehpa, kirli çamaşırlar onu daha mutlu edebilir miydi annesi onu daha çok kucakladığı, onunla oyun oynadığı için… Ya da misafirlere kusursuz bir akşam yaşatabilmek yerine onunla koklaşıp-oynaşan annesinin ona yemek yedirme çabalarını daha mı az boşa çıkarırdı?

Bir zamanlar, ellerim pek güzel bulunurdu. O yumuşacık, bakımlı elleri koruyabilseydim şayet; kocam, ona her dokunduğumda daha yoğun ve derin hisseder miydi parmak uçlarımdan ona geçirmek istediğim duygularımı? Hayatın lanet akışına, yapılması gerektiğine kendimi inandırdığım işleri savsaklasam, eskiden olduğu gibi kocama çok daha sık sarılıp öylece yanında kaldığım zamanlara yeniden dönsem, acaba ilişkimizi, duygusallığımızı koruyabilir miyim yılların törpüsünden?

Daha az kendimi yorsam, fibromiyalji ataklarımın ağrıları azalsa, pozisyonal vertigo ataklarımdan daha az şikayet eder olsam; dinlenmiş, işlenmiş bir beden ve dimağ evime daha çok neşe ve cıvıltı getirir mi?

Sormuyorum, hepsinin cevabını biliyorum. Teoride zengin ama pratikte uygulama fakiriyim ben! Nasıl bir keşmekeşin dört ucuna asılı huzurum anlamadım gitti. Kendimi yapılması gerektiğine inandırdıklarımı yapınca huzurlu ama suçlu hissederken; bunlardan vazgeçtiğimde iç huzuru eksik ama daha az suçlu hissedeceğimi bile bile, hayatın lanet döngüsünün ta içine tükürdüğüm şu gecede bile gözümün yerli yerine konmamış olan sandalyeye takılıyor olması nasıl trajikomik bir durumdur?

Çok özlüyorum, fönsüz markete gitmeyen, yaz geldiğinde ojesiz terlik giymeyen, aldığı 500 gr’ı dert edinip; sabahın kör karanlığında müzik eşliğinde tepişen, yaklaşık beş-altı yıl önce benden habersiz, yılların döngüsünün koluna girip benliğimi terk eden beni!

O özleme yakın bir hissedişle, seviyorum da aynı zamanda; ağırlaşan bedenime doğru orantılı  şirinleşen kişiliğimi ve karakterimi ağırlaştıran birikimlerimi. Ama hiç sanmıyorum, eski bene kavuşma şansım olsa, şu şirinliğimi özleyeceğimi…

İşte gecenin üçüncü yarısı; beşinci sigaram eşliğinde gözlerim ve içim dola dola ettim bunca kelamın yarınıma, ertesi sabaha bir faydası olur mu, bilmem.

Sabah uyandığımda içimde başka bir ben bulur muyum; dağınık yatağımın, yığılı mutfak tezgahımın, yapılacakların-olması icap edenlerin, kımıl gibi huzurumu kemirmesine aldırış etmeden, kızımla toza-toprağa karışarak günü devşirmeyi becerebilir miyim, bunca lafü güzaftan sonra, genlerimde var olan köle ruhumu katledip, küllerinden bir prenses yaratabilir miyim bilemiyorum.

Bildiğim tek şey; ailemi kendimden çok daha fazla sevdiğim! Ama tüm bu hüznüme rağmen, yapılması gerekenleri, onlara ve kendime ait zamanlardan çalıp çırpıp yerine getirdiğim ve aslında önceliksizlikleri fazlaca önemsediğim…

29 Haziran 2012 Cuma

Bu devirde bu kadar evlenen olunca...

koydum kafaya ! kuyumcu soyacağım, yoksa bu sene ki düğün,nışan,sünnet düğünlerine sarraf olsam altına para yetiştirme şansım yok! yada melih'ime giydireceğim üstü payetlerle işli,yandan yırtmaçlı kırmızı elbiseyi.doğru e-5'e:)günün sonunda millet evlenecek-nışanlanacak mutlu olacak, kiminin pipisi kesilecek erkek olacak; ama olan bize olacak ya ben hırsız ya da kocam dönme olacak:)

21 Haziran 2012 Perşembe

Düdüklü amcanın deli kızı:)


Sanal alemde geziniyorum Twitter,face v.s…Bir bakıyorum; tüm tanıdık,eş-dost sanırsın hepsi Miami, Florida veya en kötüsü Bodrum’da yaşıyor.

Yaz geldi, güneş yüzü gördük ya, paylaşılan her fotoğraf sahil kenarında, denizin ortasında, kumların üstünde.

‘Yer bildirimi’ diye bir şey icat oldu, herkes kaymak tabaka oldu. Herkeste bir yaşantı, bir sosyallik, bir keyifler gıcır olma durumu deme gitsin.

Bakıyorsun başlıklara; kimi beş yıldızlı toplama kamplarında, şezlonga uzanmış marsıklaşma çabasında. Kimi havuzda animatör denen bir grup kendini bilmezden mütevellit dürtükleme timiyle çeşitli oyunlar oynarken. Kimi elinde buzlu içecekleri tavla atarken. Kendi paranla dahil olduğun bu lüks toplama kamplarında ne hikmetse, kimsenin, elinde tabak yemek kuyruğunda ağaç olurken veya ne bileyim üstü yenmiş, yenecek, alınıp tadına bile bakılmadan çöpe gidecek tabaklarla dolu masada hapur-hupur yerken bir tane fotoğrafı yok. Herkes kamuflaj altında incecik, herkes dinlenmiş, herkes mutlu, herkes harika!

Başka bir yer bildirimine takılıyor gözüm; bilmem hangi avm’de bir kahvenin çift haneli rakamlara satıldığı bilmem ne bistrosunda.

Kardeşim, meğer biz ne refah, yaşam standartları ne kadar tavanda gezen bir toplummuşuz da benim haberim yokmuş.

Banka kuyruğunda bekleyen, bilgisayarın başında müdürüne rapor hazırlayan, pazarda meyve-sebze mıncıklayan, vitrin bakan, gazete okuyan, hatta televizyon karşısında dandik dizileri seyreden bir Allahın kulu yok.

Üzüldüm kendime, acıdım halime.

Geçenlerde geyik olsun diye ‘Ay am at Bodrum’ diye yazdım. Tatilimin iyi geçmesi için sağolsun eşim dostum bir sürü dilekte bulunmuş. Canlarım benim, evli-mutlu ve çocuklu olduğumu unutmuşlar anlaşılan. Kim kaybetmiş öyle hafta sonu çat Bodrum’da, çat Çeşmede olmayı da ben bulayımJ Biz de tatil, senede bir kez 15 günden mütevellit. (Vallahi çok bile. Onu bulamayanlarda var.) Öyle kazandığını yola, bele yatır; o şehir senin – bu şehir benim, iki saatlik uykularla, yol yorgunluğuyla işe gel durumları gençliğimizde, çoluk çocuğa karışmadan önceydi. 

Evvelden erkekim olan şimdiki erim’le nerde akşam orda sabah günleri hem ekonomik açıdan hem bünyenin dirayeti açısından çok gerilerde kaldı.

Tam ortama ama alışacağın sırada şıp diye son günü geliveren yıllık izin denen sürece dahil olduğumda eşim-dostum-akrabamın zaten haberi olur. Bu durumu sosyal medyada paylaşmam geri kalan takipçilerime ne kazandırır pek bilemedim.

Ama olsun, hem eleştirir hem eleştirdiğimi yapmaktan geri kalamam. Çuvaldızım elaleme gire dursun, ben iğne ucunun yanından bile geçmem. Neden, çünkü Türk’üm ben.

Az kaldı. On beş gün sonra gazetelerin ilan sayfalarına bile duyurmazsam tatile gideceğimi bana da ‘düdüklü amcanın deli kızı’demesinler!

13 Haziran 2012 Çarşamba

Bir ruh hastasının manifestosu


Kırk yaşımda çocuk yaptım,sanırım ruh hastasıyımJ

Hala ‘hayır’larım, ‘evet’lerimden az, en geberik halimde bile ‘hayır’ diyemiyorum.sanırım ruh hastasıyımJ

En mutsuz anlarım, evimin dağınık ve kirli olduğu zamanlar.sanırım ruh hastasıyımJ

43 yaşımda hala en iyi yapabildiğim yemek makarna-sandviç-salata.sanırım ruh hastasıyımJ

3 yıldır kızımla oynamak yerine ev işine gömülmeyi tercih ediyorum ve çocuğumla oyun oynamaktan inanılmaz sıkılıyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Sesim fatih ürek’e döndüğü,iki adım merdiven çıkamadığım halde hala güne 1,5-2 paket sigara içiyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Boğazıma kadar selülit olduğum halde hala günde 5-6 fincan kahve içiyorum.sanırım ruh hastasıyımJ

Topuklarım kaktüse dönse de, sırtım ağrıdan quasimado’nun sırtına dönse de, işimi bitirmeden yatağa girmiyorum.sanırım ruh hastasıyımJ

Kilom 90’a dayandı, hala gecenin bir yarısı kalkıp çikolata yiyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Televizyonda bitki mucizelerini anlatan doktorlara uyuz oluyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Defalarca dinlediğim mevzuları dinlerken sesli bir şekilde ‘100-101-1002’ diye saymak yerine ‘biliyorum, yaa hay allah’ gibi yorumlar yapabiliyorum. Sanırım ruh hastasıyım.
 ısrarla devam ediyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Hala yaşlı ve çocuk dilencilere kıyamıyorum. Sanırım ruh hastasıyım.

Kendimi bildiğimden beri, tüm iç organlarımın yerini vicdan denen duygu almış durumda. Hala vicdanımın sesine sürekli yenik düşüyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Eşimin- dostumun bana yardımcı olmalarına hala alışamadım. Onlara yük olduğumu düşünüp her haltı kendim halletmeye çabalamaktan bitkin düşüyüyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Hala kendimi yazarak daha iyi ifade edebildiğime inanıyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Kimyasalların katil ilan edildiği şu yüzyılda, ellerimi paramparça etse de, çamaşır suyu hala en sevdiğim deterjan. Sanırım ruh hastasıyımJ

Soyunduğum tele Güzin ablalıktan hiç vazgeçemiyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Son derece modern insanların gidip dikta rejimine oy verdiklerine hala inanamıyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Kaşlarını dahi kara çarşafla kapatanlara, koca popolarına leopar desenli tayt giyenlere, patlıcana yoğurt sürmüş misali simsiyah tene ve saça röfle yaptıranlara, kot pantolonun altına sivri burun parlak deri mokasen giyen erkeklere, apaçi saçlı gençlere, öküzün trene baktığı gibi baktığı gibi bakmaktan kendimi alamıyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Tüm gıdalarımızın gdo’lu, hirbit tohumlu, mumlanmış, azotlanmış, kısacası gıda olmaktan çıkmış olduğunu düşündükçe fıttıracak gibi oluyorum ve hala buna çareler düşünmeye çalışıyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Hala almadığım milli piyango ve oynamadığım spor loto’dan zengin olabileceğim sanrısına kapalıp, hayaller kuruyorum. Sanırım ruh hastasıyımJ

Haksızlığa uğradığımda pençelerimi çıkarmaktan, karakoldan, mahkemeden zerrece çekinmiyorum ve yer-zaman kavramımı yitirip eşekler gibi bağırıp,söyleniyorum. Sanırım ruh hastasıyım.
Bu memlekette hala bir şeylerin düzeleceği umuduna kapılıyorum. Sanırım şizofrenimJ

5 Haziran 2012 Salı

Ak kaşık

'dinine yandığım' diye bir laf vardır.haniden beridir duymuşluğum var.
kürtajdı,diyanetin Kur'an a göre yönetilmesiydi,sezeryandı,carttı-curttu derken,sonunda dinini seven bu yüzyıl
adamını bile 'dinine yandığımın ülkesi' dedirtecek hale getirdiler milleti.
ülkenin en önde giden ne idüğü(!) belirsizlerinden biri bile uzayıp giden lastiğin bir yerinden tutmuş.konu belden aşağı olunca zülfikarına dokundu zar...'kasımpaşa' desen atlayacak benim anladığım.uzun lafın kısası dev(!) sanatçımız bülent ersoy kürtaja karşı olduğu yolunda görüş belirtmiş.özgeçmişine baktığınızda trajikomik bir durum.zat-ı muhtereme; 'kardeşim Yüce Yaradanın adını olup olmadık yerde -örneğin ses yarışmalarında göbek deliğine kadar dekolteli kıyafetle-ağzına almanın;Allah yarattı demeden hoşuna gitmeyeni kestirip atmanın dinle pek bağdaşmadığını,hatta kendinden otuz yaş küçük adamları koluna koca diye takmanın sübyancılığa girdiğini birleri hatırlatmalı.şu çivisi yerinden çıkmış durumu bir kenara bırakıp başka koylara yelken açalım bakalım:
madem tabirlerden başladık,öyle devam edelim.
'tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek'diye bir deyim vardır hani. tam da milletin gözünün içine baka baka
bu eylemi,vicdanı zerrece titremeden, gerçekleştirmiş adamı zahit akman'ı kanal 7'nin başına geçiren zihniyet; twitter'da hayyam'ın şiirinden bir kuple yazılmış bir tweetini beğenip retweet yaptığı için 1,5 yıl hapis istemiyle yargılanıyor.üstelik 165 kişinin daha retweet yaptığı bir tweet yüzünden! bu da başka trajikomik bir durum.
12 eylül darbesiyle sivil toplum kuruluşlarının yok edilmesi suretiyle pencere önü bostanına dönen halkın azıcık kıpraşması sonucu kabak thy personelinin başına patlıyor ve insani şartlarda çalışma eylemi yapan bilmem ne kadar eğitimli personelin hoppadanak işine son veriliyor. ülkenin en büyük hava yolunun,hatta dünyanın en büyük hava yollarından birinin run-way'i yetersizmiş,kısıtlı personel yüzünden hizmet kalitesi düştükçe düşmüş ne gam!
medya maymunları tırı-vırı haberlerle, abuk-subuk don lastiği misali sünen dizilerle,kimsenin dinlemediği sözüm ona açık oturumlarla millete,yattığı kış uykusunda ninni söyleye dursun.buna kendi bindiği dalı kesmek denir.
zira ele geçirilen demokrasi kılıcıyla nasıl milletin uzayan dili zart diye kesiliveriyorsa, sıra medya maymunlarına da zart diye geliverir.
ne yapılabilir? bence hiç bir halt yapılamaz. atı alan üsküdarı geçti. biz dinini de,ülkesini de seven koyun tabaka için de kızlarımızın çeyizine en güzel renkten burkayı örüp koymak kaldı! tabii renk konusunda özgürlük tanınırsa:)