Neyin nesini beklediğimi bilmeden, yeni bir yılı daha
bekliyorum herkes gibi. Yeni yıl heyecanı sarardı eskiden; ‘nereye gitsem,
kimlerle görüşsem, nasıl eğlensem’ sorularının eşlik ettiği düşünce fırtınasına
yeni yıl heyecanı dermişim meğer eskiden. Her yeni yılda, hemen hemen bir
öncekinin aynısını yaşadığımı fark etmeden bir yılı daha devirirmişiz aslında.
Serde gençlik var tabi; öyle uzun soluklu planlar yapmazdım, nasılsa
yapacaklarıma ayıracak çok vaktim olduğunu bilmenin rahatlığıyla. Eskiden sadece
eğlencenin mahiyeti, yılbaşı akşamını nasıl geçireceğimin önemi vardı. Güzel
yıllardı. Bir dolu anı kaldı. Hangi yeni yıldı hatırlamam, ama hiç unutmam;
birbiri ile hiç alakası olmayan bir grup arkadaşımla İstiklal’in ortasında,
elimizde bira kutuları, sokakta girmiştik yeni yıla. Palas pandıras kendimizi
sokağa attığımızdan kafamızı sokacak bir mekan bulamamıştık. Yeni yılın ilk
saatlerinde küçük bir cafe-bar’ın arka masalarında yer bulup, çok eğlenmiştik.
Fotoğraf arşivimde, masa üstünde oynarken çekilen resimlerimize denk geldikçe
gülümserim hala o geceyi hatırlayıp. En çok da vesilem ile bir araya gelen o
kadar alakasız insanın nasıl kaynaşıp,eğlendiğine hayret ederim hala…
Şimdilerde ya yeni yıl kutlamalarının formatı değişti, yada
ben gerçekten yaşlandım. Ne bangır bangır müziği, ne kalabalığı, ne yorgunluğu
bünyem kaldırmıyor.Son yıllarda, en favori yeni yıl kutlamam; pijama-terlik,
evim evim güzel evim kıvamında. Olsa olsa bir artı ailemle bir arada olmayı
seçer oldum. İnsanın yaşı büyüdükçe sanırım vicdanı da büyüyor. Evde yaşlıların
bir başına kalmasına aldırmadan, eğlenceye doğru çekilip çıkılan kapıların
pişmanlıklarını kabuklaştırmaya çalışmak istercesine, önce onları mahzun
bırakmamayı planlar oldum artık. En çok eğlendiğimiz anlar, kızımın, müzik
eşliğinde ortada kıvırtıp durduğu anlar. Nerde kaldı masaların üstünde oynamak…
İçimden gelse, çıkıp oynasam bile; belim-bacağım tutulur sonraki üç gün
yerimden kalkamam.
Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda ma aile heyecan içinde
gece yarısını beklerdik. Günlük program akışında yasaklı olan dansözü seyretmek
veya Zeki Müren’i dinlemek için. Hane içindeki herkesin ortak beklentisiydi bu,
herkesin keyif aldığı an. Ya son yıllarda öyle mi? Kanalları gez-dolaş; hepsi
birbirinin aynı. Kırk tane dansöz oluyor, şarkıcı şarkıcı üstüne. Ne beklemenin
heyecanı kaldı, ne müzik dinlemenin keyfi. Ben buna ‘çokluk sıtması’ diyorum.
Nerde çokluk orda bokluk misali… Hani seyrek olan özlenir,
sürekli olan baygınlık verir ya o hesap.
Hani eski, yeni yıllarda planlar yapmazdım dedim ya… Şimdilerde
bu durum tam tersi. Aya, haftaya, güne sığmaz oldum. Yapmak istediğim o kadar
çok şey, gitmek istediğim o kadar çok yer, okumak istediğim o kadar çok kitap,
seyretmek istediğim o kadar çok film, araştırmak-öğrenmek istediğim o kadar çok
mevzu var ki; değil gelecek yeni bir tek yıla, neredeyse ilk beş yıla sığmaz
sıraya koysam. Her yıl, ‘şunu bu sene yapacağım, bunu bu sene bitireceğim’ diye kafamda planlar dururum, gel gör ki; ben
kurarım, kader güler!
Çocukluğumu, yılbaşlarının, doğum günlerinin çok önemsendiği
bir ülke olan, Almanya’da geçirmiş olmamdan mıdır nedir; sıradan da olsa,
monoton da geçse sebepsiz sevindirmiştir bu özel günleri beni. Çoğu zaman yekünü bütçemi sarsacak olsa dahi;
hep çok heveslenmiş, çok heyecanlanmışımdır aileme, sevdiklerime bir şeyler
alıp onları hediye paketi yaparken ve verilme anı geldiğinde onlar paketlerini
açarken. Hala en keyif aldığım anlardır; yılbaşı akşamlarında, doğum günlerinde
hediye alış-verişinin yapıldığı anlar…Gelmekte olan yeni yılda bizi neler
bekliyor hiç bilmiyorum ama çok net bildiğim bir şey var ki; geçmişten bu güne
heyecanımı hiç kaybolmadığı o anları bu yıl da yaşayıp, yaşatacak olduğumdur.
Eh yavaş, yavaş aralık ayına geldiğimiz halde kimyamızı
altüst eden bu sonbahar havasından silkinip; sevdiklerim için ufak – tefek bir
şeyler bakıp, onları ritüel havasında paketleyip, süsleyip kendimi mutlu
etmenin vakti geldi artıkJ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder