3 Aralık 2012 Pazartesi

Geldi gelecek yine yeni yıl...


Neyin nesini beklediğimi bilmeden, yeni bir yılı daha bekliyorum herkes gibi. Yeni yıl heyecanı sarardı eskiden; ‘nereye gitsem, kimlerle görüşsem, nasıl eğlensem’ sorularının eşlik ettiği düşünce fırtınasına yeni yıl heyecanı dermişim meğer eskiden. Her yeni yılda, hemen hemen bir öncekinin aynısını yaşadığımı fark etmeden bir yılı daha devirirmişiz aslında. Serde gençlik var tabi; öyle uzun soluklu planlar yapmazdım, nasılsa yapacaklarıma ayıracak çok vaktim olduğunu bilmenin rahatlığıyla. Eskiden sadece eğlencenin mahiyeti, yılbaşı akşamını nasıl geçireceğimin önemi vardı. Güzel yıllardı. Bir dolu anı kaldı. Hangi yeni yıldı hatırlamam, ama hiç unutmam; birbiri ile hiç alakası olmayan bir grup arkadaşımla İstiklal’in ortasında, elimizde bira kutuları, sokakta girmiştik yeni yıla. Palas pandıras kendimizi sokağa attığımızdan kafamızı sokacak bir mekan bulamamıştık. Yeni yılın ilk saatlerinde küçük bir cafe-bar’ın arka masalarında yer bulup, çok eğlenmiştik. Fotoğraf arşivimde, masa üstünde oynarken çekilen resimlerimize denk geldikçe gülümserim hala o geceyi hatırlayıp. En çok da vesilem ile bir araya gelen o kadar alakasız insanın nasıl kaynaşıp,eğlendiğine hayret ederim hala…

Şimdilerde ya yeni yıl kutlamalarının formatı değişti, yada ben gerçekten yaşlandım. Ne bangır bangır müziği, ne kalabalığı, ne yorgunluğu bünyem kaldırmıyor.Son yıllarda, en favori yeni yıl kutlamam; pijama-terlik, evim evim güzel evim kıvamında. Olsa olsa bir artı ailemle bir arada olmayı seçer oldum. İnsanın yaşı büyüdükçe sanırım vicdanı da büyüyor. Evde yaşlıların bir başına kalmasına aldırmadan, eğlenceye doğru çekilip çıkılan kapıların pişmanlıklarını kabuklaştırmaya çalışmak istercesine, önce onları mahzun bırakmamayı planlar oldum artık. En çok eğlendiğimiz anlar, kızımın, müzik eşliğinde ortada kıvırtıp durduğu anlar. Nerde kaldı masaların üstünde oynamak… İçimden gelse, çıkıp oynasam bile; belim-bacağım tutulur sonraki üç gün yerimden kalkamam.

Çocukluğumda, ilk gençlik yıllarımda ma aile heyecan içinde gece yarısını beklerdik. Günlük program akışında yasaklı olan dansözü seyretmek veya Zeki Müren’i dinlemek için. Hane içindeki herkesin ortak beklentisiydi bu, herkesin keyif aldığı an. Ya son yıllarda öyle mi? Kanalları gez-dolaş; hepsi birbirinin aynı. Kırk tane dansöz oluyor, şarkıcı şarkıcı üstüne. Ne beklemenin heyecanı kaldı, ne müzik dinlemenin keyfi. Ben buna ‘çokluk sıtması’ diyorum.
Nerde çokluk orda bokluk misali… Hani seyrek olan özlenir, sürekli olan baygınlık verir ya o hesap.

Hani eski, yeni yıllarda planlar yapmazdım dedim ya… Şimdilerde bu durum tam tersi. Aya, haftaya, güne sığmaz oldum. Yapmak istediğim o kadar çok şey, gitmek istediğim o kadar çok yer, okumak istediğim o kadar çok kitap, seyretmek istediğim o kadar çok film, araştırmak-öğrenmek istediğim o kadar çok mevzu var ki; değil gelecek yeni bir tek yıla, neredeyse ilk beş yıla sığmaz sıraya koysam. Her yıl, ‘şunu bu sene yapacağım, bunu bu sene bitireceğim’  diye kafamda planlar dururum, gel gör ki; ben kurarım, kader güler!

Çocukluğumu, yılbaşlarının, doğum günlerinin çok önemsendiği bir ülke olan, Almanya’da geçirmiş olmamdan mıdır nedir; sıradan da olsa, monoton da geçse sebepsiz sevindirmiştir bu özel günleri beni.  Çoğu zaman yekünü bütçemi sarsacak olsa dahi; hep çok heveslenmiş, çok heyecanlanmışımdır aileme, sevdiklerime bir şeyler alıp onları hediye paketi yaparken ve verilme anı geldiğinde onlar paketlerini açarken. Hala en keyif aldığım anlardır; yılbaşı akşamlarında, doğum günlerinde hediye alış-verişinin yapıldığı anlar…Gelmekte olan yeni yılda bizi neler bekliyor hiç bilmiyorum ama çok net bildiğim bir şey var ki; geçmişten bu güne heyecanımı hiç kaybolmadığı o anları bu yıl da yaşayıp, yaşatacak olduğumdur.

Eh yavaş, yavaş aralık ayına geldiğimiz halde kimyamızı altüst eden bu sonbahar havasından silkinip; sevdiklerim için ufak – tefek bir şeyler bakıp, onları ritüel havasında paketleyip, süsleyip kendimi mutlu etmenin vakti geldi artıkJ


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder