30 Haziran 2012 Cumartesi

'hani ince kıyım doğrasalar beni, Akdeniz cacık olur diyorum'


Canımın içi, yeryüzünde en çok sevdiğim varlık; kızım, bu aralar fazlaca huysuz. Şımarıkça içten gelmeyen ağlamalar, istediği bir şeyi ağlayarak yaptırmalar, inatla kendi istediğini yaptırmaya çalışmalar, yemek ve kahvaltı vakitlerini bizim için ıstırap haline dönüştürmeler…
Okudum, biliyorum, farkındayım; üç yaş sendromu dedikleri bir şey. Nerde başlar, ne zaman biter net bilen yok.

Küçücük dünyasında yaşadığı her şeyi en iyi bilenin, ben olduğumu sanıyorum hep. Çoğu zaman da onun küçücük bedenine sığmayacak kadar büyük insan olgunlu tahayyül ediyormuşum meğer. Çok az fark eder oldum, onun daha şu koskoca yaşamda sadece üç yılı geride bıraktığını. Bu akşam geç vakit, evet, geç vakit kucağımda onu uyuturken gözünden süzülüp koluma değen gözyaşları, yaşamının beşte üçünü geride bırakmış beni silkeleyiverdi. Uyku vakti çoktan geçmiş kızımın, tam da bu sebeple kaprislenip ağlaması, yüzlerce yaptıklarımı ve onlarca yapamadıklarımı kafama doluşturdu.

Gecenin yarımında; benim yüzümden, geç kaldığı uykuya geçmemeye direnen kızımın gözyaşları kolumda; bense ‘durmayı’ beceremediğim hayatın lanet akışında yuvarlanarak  yoğun bir suçluluk duygusuyla buluşmaktayım. Neden? Cevap basit. Farkında olmadan iyi insan, misafirperver ev sahibesi, kusursuz ikram, mükemmel evlat, gelin, arkadaş, dost olabilme çabası. Aynen böyle, söylediğim gibi. Fazlası var hatta; titiz ev hanımı, sevdiklerine ‘güzin abla’ olma durumu, düzenli odalar, sırım gibi dolaplar, her daim boş mutfak tezgahı, sofraya konacak en az üç çeşit yemek, her öğününde ille karşılanması saplantı halini almış kızımın protein ihtiyacı…

Gecenin bir yarısı; onun minicik, sıcacık bedeni kucağımda, göz yaşları kolumun değdiği yerini cayır cayır yakarken koca bir kor parçası beynimden yuvarlandı yüreğime düştü sanki. Dakikalar içinde fark ettim; olabilmek için, olduklarımın nasıl avucumdan akıp gittiğini hayatın şu lanet akışı içinde. Oysa öyle çok canlı örneğine şahit olmuştum ki bu döngüye kapılan, kapılmak zorunda kalan annelerin vicdan sızılarına. En yakını ablamdı. İşten eve gelip, mutfakla odalar arası koşuştururken minicik yeğenimin, annesinin onunla ilgileneceği zamanı beklerken, mutfak halısının üzerinde çok akşamlar uyuyakaldığı ile ilgili anısını dile getirdiğinde, bu akşamki gibi aynı kor yine yüreğime yuvarlanmıştı.

Gecenin ikinci yarısında; nihayet bir gazete ekini okuma şansına sahip olmanın zenginliğiyle oturdum koltuğa. Sayfaları çevirirken, sağlık-güzellik köşesindeki ‘anti-aging el bakımı’ başlığı ile hemen yazının yanında sayfayı tutan parmaklarım arasında gözlerim bir med-cezir yaşadı. Yüzümde yalancı tebessüm, içim üzgün, bakışlarım kara iri puntolu başlıkta, hafızam çok önceki zamanlarda… Çizgileri yiv olmuş, sıcak-soğuk sudan, deterjandan, yaştan ondan bundan eşek derisine dönmüş parmak uçlarımdan nasıl bir duygu akışı oluyordur acaba kocamın, kızımın tenine dokunduğumda? Oysa kendime geldim geleli ‘dokunmanın, tensel temasın’ en güzel duygu alış verişi olduğuna inanmışımdır ben.

Bu akşam böyle başladı kendime, hayatıma, geleceğime yolculuğum. Kızım ne kadar mutludur acaba haftada üç-beş viledalanan evde ayaklarının altı kapkara olmadığı için? Tozlu sehpa, kirli çamaşırlar onu daha mutlu edebilir miydi annesi onu daha çok kucakladığı, onunla oyun oynadığı için… Ya da misafirlere kusursuz bir akşam yaşatabilmek yerine onunla koklaşıp-oynaşan annesinin ona yemek yedirme çabalarını daha mı az boşa çıkarırdı?

Bir zamanlar, ellerim pek güzel bulunurdu. O yumuşacık, bakımlı elleri koruyabilseydim şayet; kocam, ona her dokunduğumda daha yoğun ve derin hisseder miydi parmak uçlarımdan ona geçirmek istediğim duygularımı? Hayatın lanet akışına, yapılması gerektiğine kendimi inandırdığım işleri savsaklasam, eskiden olduğu gibi kocama çok daha sık sarılıp öylece yanında kaldığım zamanlara yeniden dönsem, acaba ilişkimizi, duygusallığımızı koruyabilir miyim yılların törpüsünden?

Daha az kendimi yorsam, fibromiyalji ataklarımın ağrıları azalsa, pozisyonal vertigo ataklarımdan daha az şikayet eder olsam; dinlenmiş, işlenmiş bir beden ve dimağ evime daha çok neşe ve cıvıltı getirir mi?

Sormuyorum, hepsinin cevabını biliyorum. Teoride zengin ama pratikte uygulama fakiriyim ben! Nasıl bir keşmekeşin dört ucuna asılı huzurum anlamadım gitti. Kendimi yapılması gerektiğine inandırdıklarımı yapınca huzurlu ama suçlu hissederken; bunlardan vazgeçtiğimde iç huzuru eksik ama daha az suçlu hissedeceğimi bile bile, hayatın lanet döngüsünün ta içine tükürdüğüm şu gecede bile gözümün yerli yerine konmamış olan sandalyeye takılıyor olması nasıl trajikomik bir durumdur?

Çok özlüyorum, fönsüz markete gitmeyen, yaz geldiğinde ojesiz terlik giymeyen, aldığı 500 gr’ı dert edinip; sabahın kör karanlığında müzik eşliğinde tepişen, yaklaşık beş-altı yıl önce benden habersiz, yılların döngüsünün koluna girip benliğimi terk eden beni!

O özleme yakın bir hissedişle, seviyorum da aynı zamanda; ağırlaşan bedenime doğru orantılı  şirinleşen kişiliğimi ve karakterimi ağırlaştıran birikimlerimi. Ama hiç sanmıyorum, eski bene kavuşma şansım olsa, şu şirinliğimi özleyeceğimi…

İşte gecenin üçüncü yarısı; beşinci sigaram eşliğinde gözlerim ve içim dola dola ettim bunca kelamın yarınıma, ertesi sabaha bir faydası olur mu, bilmem.

Sabah uyandığımda içimde başka bir ben bulur muyum; dağınık yatağımın, yığılı mutfak tezgahımın, yapılacakların-olması icap edenlerin, kımıl gibi huzurumu kemirmesine aldırış etmeden, kızımla toza-toprağa karışarak günü devşirmeyi becerebilir miyim, bunca lafü güzaftan sonra, genlerimde var olan köle ruhumu katledip, küllerinden bir prenses yaratabilir miyim bilemiyorum.

Bildiğim tek şey; ailemi kendimden çok daha fazla sevdiğim! Ama tüm bu hüznüme rağmen, yapılması gerekenleri, onlara ve kendime ait zamanlardan çalıp çırpıp yerine getirdiğim ve aslında önceliksizlikleri fazlaca önemsediğim…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder