Çift hörgüçlü deve gibi hissediyorum kendimi… Hani önce arka
ayaklarını büker, sonra kıçı değer kumlara, sonra da ağır ağır ön ayaklarını
büker ve bir sağa yalpa, bir sola yalpa nihayet pozisyonunu bulur. Hah işte!
Aynen öyle… Bir farkla; benim, üzerime konan sinekleri kovalayacak bir kuyruğum
bile yok ama geviş getirecek epey zamanım var. Develer düşünüp, plan yaparlar
mı bilmem. Konu ile ilgili bir belgesel seyretmişliğim yok. Hatta öyle oturup
ömrümün üçte birini belgesel seyretmeye adayacak kadar hiçbir zaman elit ve
entelektüel bir ruhu barındıramadı bünyem. Ne diyordum? Develer düşünüp, plan
yapar mı diyordum. Mevcudiyetlerinden kaynaklı böyle bir yetenekleri yoksa, bir
farkımız daha var demek... Zira ben mütemadiyen düşünüyorum. Daha çok, tüm bir
yaz, bu aylar için planlayıp, programlayıp hayata geçiremediklerimi
düşünüyorum. Birçok dostum ‘bırak şimdi bunları, sen geleceğe bak’ gibisinden
teselliler vermeye çalışıyorlar sağolsunlar. Ancak; böyle ani bir kaza, insanı
olduğu yere çakacak bir kaza, yaşadığında sanki gelecekle ilgili plan yapmamak
gibi bir düsturu oluyor insanın. Atıyorum; ‘ayağım iyileşince birkaç günlüğüne
şuraya gidelim’ diye geçiyor kafandan. Bir hatırlıyorsun ki; bu işin daha vidası-çivisi
çıkacak, fizik tedavi alınacak, kalkılacak, basılacak derken, bir karışıyor
kafan; o iki üç günlük kaçamak için bir takvim belirleyemiyorsun. Takvim
belirlemek şöyle dursun, sürenin uzunluğunu hatırlayınca, daha önce nasıl
aynalara uyuz olmaya başladıysan, bu sefer de takvimlere uyuz olmaya başlıyorsun.
Enteresandır, her durumda, daha beteri başıma gelmediği için
Allah’ıma daima şükretmeme rağmen,; daha önce yüz milyon kez duyduğum teselli
cümlesi ‘haline şükret, daha neler var’ la başlayıp,’bizim bilmem ne abla vardı
valla bir düştü…’ ile devam eden cümleleri duyunca ‘lan tecavüz etseler; üzülme
bak ciğerlerin açıldı’ diyeceksiniz diye haykırasım gelmiyor değil hani…
Bir de çok kanıksadığım meyve suyu mevzu var. Anladığım
kadarıyla her hastanenin yanında karışık-sade ve özellikle kayısılısı akan hayrat
var. Kayısılı diye ünledim, zira; gelen otuz kutu meyve suyundan onsekizi
kayısılıydı. İnsanımızın, hastanede yatanların kabız olduğu ile ilgili yanlış
bir inanışı var sanırım. İşin daha komik tarafı ise; hastaneden eve gelirken
taşımakta zorlandığın meyve suyu kutuları öyle hızla tükeniyor ki; iki gün
sonra ilaç için bir bardak kalmıyor. Değişik bir çapraz denklem var bu meyve
suyu işinde: ayşe teyzenin getirdiğini, mevlide yengeler içiyor; mevlide
yengenin getirdiğini de büyük bir ihtimalle ayşe teyze üçüncü ziyaretinde
içiyor.
Hayatınızda birkaç günlüğüne dahi olsa tekerlekli iskemle
kullanan varsa fark etmiştir; insanımızda nasıl bir tekerlekli iskemle sürme
hevesi mevcuttur anlamak mümkün değil. Görenseniz Lamborghini test sürüşü yapılacak
sanırsınız. Bana ait olanını, eve ziyaretime gelen hemen hemen herkes sürmeyi
denedi. Ancak bu test sürüşleri, saray yavrusu evimizdeki virajların alınmasının
o kadar da kolay olmadığı anlaşılınca, Allahtan bir kazaya sebebiyet vermeden
sona erdi.Bakışınızı sabitlediğiniz bir yerden, başka bir yere daha çevirmeye
kalmadan ‘dur yardım edeyim’ ,diyen tekerlekli iskemlenin arkasında alıyor
soluğu. Ondan sonra Allah ne verdiyse…ve ağzımdan fışkıran ‘hooop, ayağım
leeeen, dur çarpacaksın’ feryadıyla olay son buluyor.
Önemli bir diğer konu; hükümet kanun hükmünde kararname ile
bu işi bir oluruna bağlamalı.
Her hastaneye, organizasyon şemalarında lafazan-sözbaz gibi
tabirlerle adlandırılabilinecek kadrolar açılmalı. Hatta her hasta ve
yakınlarına shift’li çalışacak iki eleman tahsis edilmeli. Yoksa insanın seveninden,
sevmeyeninden, eşinden-dostundan gelen telefonla baş etmesi mümkün değil.
Kendimden biliyorum; ameliyattan çıkalı 15 dakika olmuş-olmamış, henüz
‘aaaağğğğ n’olluuuur açııımüüğğ dindireeeeiiin’diye böğürmeye çalışma
safhasındayken, anestezi kafası hala binbeşyüzken, çat diye kulağına
dayandığını hayal mayal fark edebildiğin cep telefonundan ‘yavruuuum, geçmiş
osssunn, nasııııl ağrın var mı?’ diye sorulan soruya, ağzından kulak memene,
ordan yastığa süzülen salyalarına mukayyet olmaya çalışarak, telefondaki sesin
kim olabileceğini hiç düşünmeden (zira o sırada tek önemli şey mesaneden dışarı
atılmak istenen idrarın yoğunluğu veya içilmesi kesinlikle yasak olan bir yudum
su olduğundan) ‘saaağğ öuuulllluuun’ diye kısa bir cevapla bu konuşmanın son
bulmasını şiddetle arzu edersin. Ancak karşıdaki insan tüm iyi niyetiyle senin
bu arzunu fark edemez ve ’ah yavruummmm.hay Allah yahu…nasıl oldu bu yaaa?
Nazara mı geldin sen?’ gibi benzeri bir cümleyle senin içinde bulunduğun kabir
azabının devamına istemeden vesile
olarak, dilinden geleni yapar. Bu esnada anestezili beyninde hala kurnaz
kalmayı becerebilen birkaç hücren kaldıysa, bu diyalogdan kurtulmak için iki
şansın vardır. Ya ‘ağğğğğüüüğğğğ çoooüüühhhh ağğğğriiiiiiiyööööör’ diye
desibeli daha yüksek bir sesle böğürür telefonun öbür tarafındaki şahsın
çekiç-örs-özengisinin sarsılmasıyla telefonu hızla kapamasına sebebiyet
verirsin, yada konuşurken, uyumakla-bayılmak arasında kalmış gibi, başını
hafiften aşağı düşürerek, çevrendeki insanların senin konuşacak durumda
olmadığına inanmasını sağlarsın. İşte hasta ve hasta yakınının ruh sağlığını
koruma açısından hükümetin her hastaneye yukarıda bahsettiğim kadroyu açması zaruridir.
Hem böylelikle ömrünün büyük bölümü laklakla geçen halkımdan birçok işsizin de
sevdiği bir işte istihdam edilmesi sağlanmış olur. Nasıl? Süper çözüm bence…
Hastane, hastalık, hasta ziyareti, yatan hasta, ayakta
hasta, oturan boğa filan derken bu zamanlarda içine düşülen durumlar yazmakla,
anlatmakla bitmez. Velhasıl kelam yazmayı konuşmaktan yeğe tutan adama bu
ortamlardan çok ekmek çıkar. Benim gibi hem yazmayı, hem konuşmayı seven adama
da katmerlisi çıkar.
Son olarak, ne yapacağımı bilmediğim, daha şimdiden
bedenimde vuku bulan simetri sorunlarını paylaşmadan yazımı bitiremeyeceğim.
Önden bana bakıyorsunuz; Tekerlekli iskemlede oturan, bir ayağı alçıda, diğer
ayağı çelik bileklikte, saç-baş darmadağan, sağ göz ‘kalk gidelim’, sol göz ‘bok
yeme otur’ der gibi bakan, sıradan hasta insan görünümü…Bunda bir gariplik yok.
Ammmaaa yürüme aletimle ayağı kalktığımda arkama denk gelenin Rabbim aklına
mukayyet olsun. Sağ kabam ve devamında alçılı olan ayağımın baldırında her şey
aynı; löp et. Ancak sol kabam ve uzantısı olan baldır-bacağımda bir kas yapmaya
meyil etme, bir incelme halleri, bir fit görünmeye çalışma durumları demeyin
gitsin. Tamam, sürekli ellerim yürüme aletinde sol ayağımın üstünde zıplamaya
çalışınca bu görüntü kaçınılmaz bunu anlayabiliyorum. Beni üzen şey; sol yanım
ile sağ yanımın bu durumda oluşturamadığı simetri! Korkarım bu durum böyle
devam ederse engelli statüsünden asla kurtulamayacağım… (Gerçi bu durumda ben
niye korkayım, benimle teşvik-i mesaide bulunanların korkması daha mantıklı
olur)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder