Birçok eşim-dostum gibi, mutluluktan zıp-zıp zıpladığım bir yıl geçirdim diyemem. ama geriye dönüp, hafızamı yokladığımda; öncelikle ailem olmak üzere, harika insanlarla dolup taşmış etrafım. Yıllar geçtikçe ve elimde yaşlılık benekleri arttıkça, özel günlere umut bağlanmayacağını öğrendim çoktan. O sebeple yeni yıldan da öyle deve yükü ile beklentilerim yok:) tabir-i caiz ise; 'gider eteri, gelir beteri' olmasın kafi:) Ancak her insanoğlu gibi Yaradan'dan dileklerim var tabi. En başta, evladımı büyüteceğim, evlatlarımızı büyüteceğimiz, gençlerin gelecek umutlarının köklendiği bu topraklarda artık parçalanıp, bölünmemek en büyük dileğim. Siyasi görüş, din, dil, ırk gibi kavramlar yüzünden içimizdeki hırs ve öfkenin kül olmasını diliyorum. Biliyorum ki bu hırs ve öfkenin sadece karşı olduklarımıza zararından ziyade, savunduklarımıza da bir katkısı yok. Kabul ediyorum, bende Budha veya Ghandi değilim. Ancak bu her gelen yeni yılla, gelen yeni yaş ve birikmiş yaşanmışlıklar öğretiyor adama bazı şeyleri. İkinci dileğim de ben dahil, herkesin gönlünden geçenlere kavuşması...
Sevgiyle yuvarlanıp, koca bir çığı oluşturabileceğimiz karlı günler diliyorum hepimize...
ve diyorum ki;
'benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inad etsem bile bırakmazlar sahibim var
benim hala umudum var
seviyorlar bazen soruyorlar
hayran hayran seyret ister katıl ister vazgeç
güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter
boyun büküp önünde
ağlasam sessizce
şu garip gönlüm affolur mu?
bu firtina durulur mu?
benden adam olur mu?
korkarım, aşka zararım dokunur mu?
elveda sana yeter tamam
bitsin artık bu dram bu fotoroman
ham meyvayız hala koparmışlar dalımızdan
güzel günler bizi bekler eyvallah dersin olur biter
güzel günler bizi bekler eyvallah dersin geçer gider
bıraksam kendimi şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm yaşamana bak
alınacak dersler var sorulucak sorular bu da geçer gülüm bizden bu kadar
benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inat etsem bile bırakmazlar sahibim var
30 Aralık 2014 Salı
5 Aralık 2014 Cuma
yeni yıl yaklaşırken
Yeni
yıl yaklaşırken
Birkaç
yıl öncesine kadar olduğu gibi, hala gece 12’yi dışarıda geçirmek için harıl
harıl mekan arayan kaldı mı,
Piyango
bayilerinin önünde hala uzun kuyruklar oluyor mu,
İndirimli
hindi peşine düşen anneler hala var mı,
Aralık
ayında tombala satışları patlıyor mu,
Ma aile
bir araya toplanıp yemeli-içmeli masa hazırlığı yapılıyor mu,
Noel
baba’nın varlığı ile ilgili şüphesi olan çocuk kaldı mı
Bilmiyorum…
Bildiğim
tek şey herkesin hemfikir olduğu klişe:
Ne
bayramlar eski bayramlar gibi, ne de yılbaşılar…
Ya cebinde
paran yok
Ya bedeninde
derman
Eskiden
itin-kopuğun kopmasıydı,yılbaşı gecesi çıkmayanların bahanesi.
Şimdi,
gel yorgun-argın, gömül koltuğuna, en fazla elinde bir bira en şahanesi.
Eskiden
umuttu fakirin ekmeği.
Şimdi
büyük ikramiye fiyatına satılıyor apartman dairesi.
Eskiden,
masaların, en bilinen sürpriziydi hindi.
Gdo’su,
antibiyotiği derken kanatlıdan da tiksinildi.
Eskiden
senede bir gün tombalaydı tüm ailenin eğlencesi.
Şimdi,
nev-i şahsına münhasır,herkesin elinde eğlencesi, iletişim engelli.
Eskiden
masa hazırlamak, meze yapmak, misafir ağırlamak keyifti.
Şimdi
ocağa çay koymak, büyük angarya gibi.
Noel
Baba’ya gelince…
Televizyon
reklamlarında dahi gözü yaşlı adamcağızın.
Çocuğun,
sahip olduğu kudret ailesinin cüzdanında gizli
Ak
sakallı dedenin getireceğini umut edip bu umuda tutunacak çocuk mu kaldı sanki…
Aralık
2014
18 Nisan 2014 Cuma
SEBEB-İ TEBESSÜM
SEBEB-İ TEBESSÜM
Yanında
uyandığındır
Sabahlara
Neşeyle
başlamanı
Minicik
heyecanlarla
Hayata
daha sıkı
Sarılma
sebebin.
Getirdiği
coşkuyla
Yaşama
sevincini çoğaltır.
Yani;
Ya
sebeb-i tebessümün
Ya
da
Sebeb-i
hüznündür
16 Mart 2014 Pazar
Anlayana....
Hani derler ya erenler;
Zamanla çoğalır diye güven,
Benim gönlümde, ilk günde
Dolu-dizgin sürer karşımdakine.
Hayat işte !
Olur ya bazen,
Fire verirse düşünce,
Kumaş kumaşa uymaz
Sırma sicimle bağlasan
Dikiş tutmadı mı tutmaz.
Erenlerin aksine;
Azalır itimat bende gitgide.
Gör, görmezden gelirim,
Yüze vurmak yerine
Güler, geçerim.
Bilirim, bilmezden gelirim:
Akacak kan damarda durmaz,
O andan sonra yoluma
Kırmızı kilim serilse olmaz.
Müsebbibi olmamak için,
Kangren olan gidişin
Lafımı ince eler, sık dokur
Dimağımda kevgire dönen güvenim
İnceldikçe incelirim.
Zaman akar, hayat uzar
Ortak yenen lokma
Gün gelir, küf kokar.
Muhatabım karşımda
Ya beni saf sanır;
Sabrımı sınar,
Ya da saygıdır dostluğun
Yegane temeli, bunu anlar.
Eşiğimden beri, sivri dil geri
Ya ayağını denk alır
Süsler geçmişi, geleceği.
Yada mıhlar maziye gönül defteri
Acı tatlı anılar kalır geri.
16 mart 2013
7 Mart 2014 Cuma
Leb'i görüp, leblebiyi bilmek...
Yok aslında birbirlerinden pek farkı… Az buçuk farkı
olanlarda iktidarda uzun zaman yer alamadı. Ya kürsünün yolunu bulamadı, ya
‘…se bile..’ şarkısına takıldı kaldı. 1940’lı yıllarda ülkede kapitalizmin
temelleri sağlamlaştırıldı. Deniz ve arkadaşları buna karşı çıktıkları için
terörist diye kara urganda sallandırıldı. Devrin Başbakanı bilseydi otuz yıl
sonra terör başının ayrıcalıklara sahip
olacağını, hiç yapar mıydı? 12 Eylül darbesiyle tüm sivil toplum kuruluşlarının
köküne kibrit suyu atıldı. Atıldı ki; her birey kendini sürünün önemli neferi
sanmalıydı. Süleyman’da aşırdı, milletin anası da, babası da… Nasılsa sürüyü
oluşturanlar kimseye mal varlığının kökünü-kaynağını sormazdı. Özal’ın
skandalları halkın sabrını taşırdı. Bağdat Caddesinde bulunan Zeynep’in dükkan
kepenginin üstüne yazılan ‘Özal’ın zammından, Zeynep’in …’dan bıktık’ mesajı
Türk magazin tarihine altın harflerle kazındı. Bir Isparta’lının getirip,
prenslerin-papatyaların yerleştirdiği liberal ekonomi modeli Avrupa’dakiyle
aynı olmadı. Bizimki daha çok istinat duvarsız inşaatı andırdı. Bu arada durmadı
teknoloji de aldı başını. Amerika kuklası baş beyler ve hanımların yediği
hurmalar, iki gazete manşeti olmaktan ileri gidemediğinden, gerilerini pek
tırmalamadı. O devirde de vardı; tüm bunları görüp yazan-çizen, saysan sayısı
bir elin parmaklarını geçmeyen, yürekli gazeteci-yazar takımı. Küçük (!) fırça
darbeleriyle ya gözlerine mil çekildi, yada hangi elleri ile yazdılarsa o
elleri lav edildi.
Demek ki, o vakitler, ekilip-biçilmeye başlanan kontrolsüz,
hormonlu, zirai ilaçlı gıdalar devlet adamlarının zekalarında bir bozulma
yaratmadı kii; din-devlet işlerini harmanlayıp, taraflı özgürlük anlayışıyla
halkı yönetmeye kalkmayı pek akıl edememişlerdi. Yapmaya kalkan da çabuk vazgeçti.
Sam amcayı kızdırmadan, milletin suyuna-sabununa dokunmadan, birbirlerinin
kirli çamaşırlarını kurcalamadan siyasi siyasi atışır görünüp; varlıklarını
sürdürmüşlerdi. Önemli ayrıntı; yine o vakitler meşhur tatil köyü Fet-Club
ülkede hatırı sayılırlar arasında bu kadar popüler değildi. Aynı zamanda TSK’yı
oluşturanların kükremesinden de tırsmıyor değillerdi. Zira birçoğu bu
kükreyişlerden nasibini almış, uzun süren sessizliğe gömülmüş, siyasi
oyunlarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Şimdilerde trend olan Küba’nın nasıl
da kapitalizme direndiği ile ilgili görsellere ulaşmak da bu kadar kolay
değildi. Sam amca aptal mı? Bizim gibi hormonlu meyve- sebzeyi mideye indirip,
üstüne de iki porsiyon baklavayı çekip insülün direncine yenik düşmüyor elbet.
Petrol ve madenden fakir; taşı-toprağı altın diye adlandırılmayan, iki yakayı
bir eden boğazları olmayan Küba’ya elleşip ne yapsın? Direnişti, ambargoydu
filan diye eyleşip gidiyorlar…
İstisnalar kaideyi bozmadığı için, dedim ya; yok aslında
hiçbirinin birbirinden farkı. En belirgin farkları evvelden başa geçenlerin
evlatları ‘leb demeden, leblebiyi’ anlardı…
Sumru Karabaş Kazdağ
1 Şubat 2014 Cumartesi
Başka var mıdır, bir ben miyim, bilmiyorum 4-5 yaşında aşık
olan… ilk aşk! Ve ömür boyu süren bir aşk! Çocuktum, küçücük. Televizyona
çıktığında koşup ekranı öpermişim, öperdim. Yarım yamalak hatırlıyorum. ‘Sarı
Çizmeli Mehmet Ağa’ tamamını ezberlediğim ilk şarkısı. Sonraları İtalyanca ve
Fransızca şarkıları dahil hepsini ezberledim, hala ezbere hepsini bilirim. Ona
duyduğum aşkın yanında bir şey midir, sanmam… Ergenliğimi de onun hayaliyle,
ona duyduğum aşkla geçirdim. Odamın duvarları onun sözleri, resimleri ile
kaplı. Sabah uyandığım ilk an, yatağımın ayakucunda asılı dev fotoğrafındaki
gözleriyle göz göze gelirdim. Bilerek asmıştım posteri oraya. Güne onunla
başlamak için… Onun yeri, kalbimde, ufacıkken kaybettiğim babamın, hiç olmayan
ağabeymin, hatta sevgilimin yeriydi. Hayatta gereksinim olan herkesti benim
için. E tabi bir gün ergenlik de bitti. Yeryüzünde kaç insan vardır koca
kızken, bir gün mutlaka onunla evleneceğinin hayalini kurabilen? Ben öyleydim.
Ben bir gün mutlaka onunla evlenecektim. Olmadı sekreteri olacaktım, o da
olmadı hizmetçisi… İşin niteliği değildi benim için önemli olan. Önemli olan
onun yakınında bir yerlerde olmaktı. Denedim de üstelik. Bir Pazar gazete
ilanında sekreter aranıyordu Barış Manço için. İngilizce, Almanca tamamdı. Ama
İtalyanca ? Cesaret edemedim ilana başvurmaya. Onun tarafından gelecek menfi
bir cevaba hiç hazır değildim. Hiçbir zaman da hazır olmadım. Aşkı tarafında
refüze edilmiş hissiyatını kaldıracak olgunluğa hiçbir zaman erişmedim. Yıllarca
her akşam etüt odalarının camlarında, onun evine gelişini; her sabah evinden
çıkışını bekledim. Bir el sallayabilmek için. Bana bir el salladığını
görebilmek için. Öpücük gönderdiği günlerim bile oldu. Sonra bir cesaret evine
gittim. Yanılmamıştım; inanılmayacak boyutta alçakgönüllü. Kütüphanesinde bizi
ağırlayıp, limonata ikram edecek kadar, espriler yapacak kadar. Ekranda nasıl
görünüyorsa öyleydi. Ne eksik, ne fazla…
İsmimin anlamını bilmediğim için sitem etti bana. Koca kütüphaneden
indirdi sözlükleri buldu. Sterna Hirundo, Latincesi. Martı cinsi. Artık
biliyorum, 27 yıldır ismimin anlamını bilerek yaşıyorum sayesinde.
Ben Barış Manço’yu çok sevdim. Beni tanıyan, benimle
arkadaş-dost olan, yakınımda yöremde olan hemen hemen herkes bu sevginin
büyüklüğünden etkilendi diyebilirim. Onlarda benimle birlikte sevdiler. Yıllar
yılı herkes,onunla ilgili fotoğraf, makale, kaset, plak ne varsa taşıdı getirdi
bana. Ama benim için içlerinde en kıymetlisi evine gittiğim gün, kendi
elleriyle imzaladığı fotoğrafı. (kuşum boncuk en altını yemiş olsa bile)
Ölüm yıldönümünde adet edindim onun için bir-iki kelam
etmeye. Ben onu ölmüş kabul etmiyorum aslında. Barış Çelebi ya o, gitti yine
bir yerlere, belki de bu kez dönmemek üzere
7 Aralık 2013 Cumartesi
o çiçek...
Sevgin içimde
Bir çiçek
Sen sevdikçe
O Büyüyecek…
Ya her gün
Gönül şerbetinden
Bir damla düşecek
Ya da
Yazık
Buz gibi yürekte
Çürüyecek bu çiçek.
Elbet biziz
Mevzu bahis
Mazidekiler silinmiş
Meçhul geleceğimiz
Bu günü
Yarına eriştirmenin derdindeyiz.
Bugünden yarına
Yarından uzağa
Düşmeden tuzağa derken
O çiçek
Kim bilir daha kaç filiz verecek…
4 Aralık 2013 Çarşamba
Eskidendi Yeni Yıl...
Yeni Yıl’a ait bir şeyler yazmak için, ‘daha erken’ diye
düşünenler olabilir. Ne fark eder? Hayatımızda bir şeyler için hep ‘erken’ veya
‘geç’ olmuyor mu nasılsa… Zamana yetişebilen, anı yakalayıp orda kalabilen var
mı? Öyle de, böyle de birkaç hafta sonra ömrümüzden bir yıl daha bitmiş olacak.
Yapmak isteyip yamadıklarımızla, hayalini kurup gerçekleştirebildiklerimizle
tam koskoca bir yıl. Zamanı, anı yakala veya yakalama ömürden giden
üçyüzatmışbeş gün… Geriye artık cepte ne kaldıysa, Allah ne verdiyse…
Yeni Yıl yaklaşırken hemen hemen herkes bir plan yapar, o
akşamı eğlenceli geçirmek adına. İçeride, dışarıda… Kalabalık, yalnız…
Sevinçle, hüzünle… Yılbaşı akşamı herkes bir şeyler yapmak ister… Niyedir diye
sorgulayacak değilim, böyle gelmiş, böyle gider…
Yıllar, yıllar öncesine göre yılbaşı eğlenceleri,
sevinçleri, planları epey değişti.
Mesela benim çocukluğumda; yılbaşı hediyesi diye bir şey
yoktu. Kimse kimseye bir ay önceden bir şeyler almanın peşine düşmezdi. Zaten o
zamanlar hediye için fink atacağımız avm’ler de yoktu. Mağazalar, sokaklar
allanıp-pullanmazdı. En fazla mahallenin kırtasiyesi camına tüylü süslerden bir
sıra asar; üstüne de bildiğiniz, oje silmek için kullandığımız pamukla o yılın
rakamlarını yazardı. Sonra o süsleme öyle aylar boyu unutulur, camda dururdu.
Kimse kimseye hediye almazdı ama sonra sonra okullarda bir kura adeti başladı.
Biz çocuklar kendi aramızda torbaya isimlerimizi yazar, çeker, kim kime
çıktıysa ona bir şey alırdık. Yine o zamanlar, öyle pili ağlayan, zırlayan otuz
mahareti bir arada bebekler, marka oyuncaklar, isim yapmış- boyaları kanserojen
olmayan oyuncaklar da yoktu. Torbadan çıkan isme hediye almak için, mahallenin
kırtasiyesine koşturulur üç-beş kuruş harçlığımızla; kalem-defter-
kalemlik-kokulu silgi filan alır, evde bir güzel kaplar arkadaşımıza verirdik.
Benim çocukluğumda yılbaşı çıkıp dışarıda müzik eşliğinde
kafaları çekip, göbek atabileceğimiz barların filan olduğunu da hatırlamıyorum.
Tek hatırladığım; Laleli, Aksaray tarafındaki müzik holler, pavyonlardı. Belki
vardı da, ana-babalarımız yolunu bilmediğinden bizde varlığından haberdar
değildik. O yıllarda bizimkilerde çocuklarını büyükbaba-büyükanne’ye kakalayıp,
feneri bilmem hangi barda- lokantada söndürme alışkanlığı da yoktu. Herkes,
eşiğinden-beşiğine aynı çatı altında toplanır, sofralar donatılır, tombala
oynanır, heyecanla saat onikide tek kanallı televizyonda Zeki Müren ve Nesrin Topkapı’nın
çıkması beklenirdi. Biz çocuklar, niye Zeki Müren’in çıkmasından heyecan
duyardık, onu hala anlayabilmiş değilim. Ama evdeki havaya kaptırırdık
kendimizi. Sanırım bizi en çok, ama en çok heyecanlandıran soframıza bir yıl
boyunca uğramayan yiyecekleri tam tekmil o gece görecek olmamızdı. Varsa, bunu
okuyan 90 sonrası nesilden olanların ‘nassı yani’ dediğini duyar gibiyim. Evet
ya, aynen öyle… Mesela Muz! Muz, öyle her Allahın günü manavdan, pazardan
alınıp da yenilebilen bir meyve değildi. Yılbaşından, yılbaşına alınırdı. Ben
çok bilirim, memur maaşımızın bilmem kaçta birini yılbaşı akşamı manavda
bıraktığımızı. Öyle bol-bolamaç da alımazdı; kişi başı bir adet. Ona keza;
salam-sucuk, et, kuruyemiş yılbaşına has, soframızda bulunurdu. Okula giderken,
leblebi tozu, leblebi şekeriydi bizim kuruyemişten anladığımız. Kabak
çekirdeğinin de hakkını yememek lazım. Benim çocukluğumda, çocuklar günde üç
ceviz, iki kuru kayısı, bir avuç fındık yemeden gelişimlerini tamamlayamazlar
gibi bir mevhum yoktu. Yılbaşı akşamına özeldi, meşhur, ucuzundan leblebisi,
ayçekirdeği bol; üzümü, fındığı, antepfıstığı sayılı karışık kuruyemiş.
Mesela yılbaşı akşamı hitlerinden biri de cocacola’ydı…
Yılbaşı ikramiyesi girmiş memur evlerinin onuru Jonny Walker, biz çocukların da
onuru cocacola’ydı… Yılbaşı ertesi, okul günü; ‘biliyor musuuuuun, ben yılbaşı
akşamı tam üç bardak cola içtim’ diye övünen çocuklar olurdu sınıfta. Hindi,
şimdi hindi. O zamanlar babam alsa, anam pişirse bile, sofrada didiklendiğiyle
kalır, onuru kırılırdı zavallı hayvancağınızın herhalde. Bilmediğimizi yemez,
yanaşmazdık. Canım tavuk eti dururken, hindi olsa dahi ancak süs bitkisi olarak
kalırdı yeni yıl sofrasında.
Ha, bir de biz çocuklar arasında ‘gece kaça kadar
oturabildiğinin’ haklı gururu olurdu. Yılbaşı ertesi,okulda, bu durum da bir
övünç kaynağıydı. En çok uykusuzluğa dayanabilen, sanki aramızda en çok büyüyen
olarak kabul görürdü.
Yılbaşı ile ilgili evden ilk firarımı, lise sonda vermiştim.
Yatılı okuduğum için, son yılbaşını okulda arkadaşlarla kutlama kararı
almıştık. Yalvar-yakar okulda kalma iznini kopardım bizimkilerden… Yeni yıl
sabahı içimizdeki hainlerden biri ortaya ‘bu akşamı bizde kutlayalım’ diye bir
fikir attı. Ve o kadar tadından yenmeyen bir hainlikti ki; hepimizin aklına
yattı. Okulun sürekli et veya kuru fasulye kokan, demir tabildot tabaklı
yemekhanesinde yenen (aslında yenmeyen) akşam yemeğinden sonra elimizi-kolumuzu
sallaya sallaya çıktık okulun devasa demir kapısından. Kapıdaki güvenlik
evlerimize gideceğimizi sanmış olmalı, ne soru soran oldu, ne sorguya çeken.
Doğru Nışantaşı’na. Arkadaşımın evi oradaydı. ‘Burası Nışantaşı’ dediklerinde
hayat benim için yeni bir boyut kazandı. Sokaklar ışıl,ışıldı. Minicikliğimin
Berlin’inde çok görmüştüm sokakların süslendiğini, havai fişeklerin atıldığını,
süslenen devasa çam ağaçlarını. Ama memlekete savrulduğumdan buyana, bir evde
gördüğüm ilk ve tek çam ağacıydı. Ne pahasına olursa olsun, okuldan tüymüş
olmanın, özgürlüğe-başkaldırıya ilk adımı atmış olmanın heyecanı bir yana; o
akşam kız kıza kutladığım en keyifli yılbaşı akşamıydı. Hem keyifli hem
hüzünlü… O süslü kocaman çam ağacına gözüm takıldıkça; Berlin’de anamın
koynunda, babamın kucağında kutladığım, saat tam onikide balkondan havai
fişekler attığımız yılbaşı akşamları gözümün önünden film şeridi gibi geçip
durdu. Özlem içimde büyüdükçe, ben yeni yeni tadını bildiğim şarap
yudumlarıyla, içimde kor gibi yanan özlemi söndürmeye çalıştığım bir akşam
olarak hatırımda kaldı.
Sabahı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim… Evlerin yolunu
tuttuk hepimiz. Tabi o zamanlar akıllı telefonlar, mesajlar, watsuplar filan
yok. Geçtim bunları çoğumuzun evinde telefon yok. Ama bizimkilerin bir şekil
aklına düşmüşüm ve okulu aramışlar. Eve doğru yürürken yolda kardeşim’i gördüm.
Bahçe duvarına oturmuş beni bekliyordu kışın ayazında… Bana ’Abla, dün gece okulu
aradılar, seni telefona çağırttırdılar, haberin olsun’ diyebilmek için.
Sayesinde ona göre aldım gardımı…
Benim çocukluğumda, yılbaşı kutlamaları da içten ve sıcaktı,
kardeşlik de…
Mutlu Yıllar TürkiyeJ
25 Kasım 2013 Pazartesi
Sobe
Bir varım
Bir yok
Sobelemekle
Hayatı
Günler geçip gitmekte
Dünün uzağında
Bugünlerin kucağında
Yarının tuzağında
Bir varmışız
Bir yok…
Göz kırpması kadar kısa
Unutmak gibi zor
Alışmak gibi çabuk
İnişler çıkışlarla
Ne olduğunu anlamadan
Yaklaşıveriyoruz bildik
Ama inanılması güç sona…
Bir varız
Bir yok…
2005 Mart
22 Kasım 2013 Cuma
Hayat Budur İşte...
HAYAT BUDUR İŞTE
Hayat budur işte
Sağ elinle tuttuğunu zannederken
O, sol elinden kayıp gider...
Hayat böyledir işte
Mantığınla hareket eder
Duygularına yenik düşersin…
Hayat bir garip işt;e
Papatyalar toplar
Zambaklar koklamak istersin.
Hayat durup seni beklemez
Bir otobüsün penceresinden
Geçmişe el sallayıp bilinmeze gidersin
20 Kasım 2013 Çarşamba
Ellerim
ELLERİM
Ellerim,
düşse de ellerim,
Soğuk,
hissiz ellerin üstüne
Ruhum
kocaman dalgalar gibi
Vurup
kaya diplerine
Parçalanır,
ayrılır gece
İner
yeryüzüne perde perde
Ellerim,
üşüse de ellerim,
Bildik,
tanıdık tenim tenine
Ruhum
kocaman dalgalar gibi
Aşar
dalga kıranları
Açılır,
boyar denizleri bir başka renge
13 Kasım 2013 Çarşamba
Aşk Arifesi
Yüreğin kıpır kıpır,
Yüzün heyecan kırmızı
Gözlerin beklemede
Kulağın ansızın geliverecek seste..
Böyledir
Bayram sabahları gibi
Tarif edemezsin içindeki sebepsiz sevinci
Üşür düşüncelerin
Titrer ellerin
Sıtma tutmuş gibi
Aşk arifesi...
Tecrübelerin sivri ucu
Dokunur mantığına arada sırada
Bilirsin aslında
Olacağı, biteceği
Gün batımı gibi
Düşer düşlerin sulara bir anda
Anlayamazsın yüreğinin bilgeliğine
ihanetini
Bekler durursun
Koskoca bir gün
Daha önemlisi yokmuş gibi
Belki de hiç ses vermeyecek sevgiliyi
Aşk arifesi....
9 Kasım 2013 Cumartesi
10 Kas-ım-mayın
Yaradanın da sevgili kulu olmasaydı,131 yıldır milyonlarca insanın sevgisine nail olmayı ona nasip eder miydi? 'varanım var' diyebilen herkes biliyor Atatürk ün bu millet için ne ifade ettiğini,işine gelende,işine gelmeyende...Lanse edilmeye çalışıldığı gibi kimsenin ona dini anlamlar içeren sıfatları yüklediği falan yok.O Türklüğü Türklere armağan eden,o onurlu yaşamayı öğreten,o Türk milletinin baş öğretmeni.her fani gibi günahıyla sevabıyla kabul görüp;sevilen-sayılan-özlenen.koskoca bir asır geçmiş hala yerine soyunmaya çalışanlar var,fırlatıp attığı gömleği giyip,yerine geçen bir kişi yok.koskoca bir asır geçmiş hala yaptıklarını yıkmaya çalışanlara inat,gönüllerimizde kale gibi sağlam,o kalenin bendine ondan ala daha bir tuğla koyabilen yok.her 10 Kasım'da hala milyonlarca kişi için zaman bir dakika durduğu için,131 yıl yaşayan bir ölüyü paçasından aşağı çekme,karalama çabaları...
bende,birçok Türk genci gibi saat 9'u 5 geçe uyuyor olacağım Atam,senin emeğinin bize getirdiği huzura başımı yaslamış olmanın güveni içerisinde.belki de her an,aynı huzurun başımızın altından çekilip,suratımıza bastırılarak nefessiz kalma endişesi ile...
8 Kasım 2013 Cuma
Menekşe
MENEKŞE
Menekşemin yaprakları
Bükmüş boynunu
Bekledim
Belki dirilir diye,
Bahara daha çok var oysa….
Umut işte!
Mesnetsiz meserret olur mu hiç?
Olsa da, bir bilinmeze yürümeye,
Karşılıksız sevmeye,
Benzer sevemeden ölmeye…
12 Ekim 2013 Cumartesi
muteber....
MUTEBER
Bu gece de
Özlemleri yatırıp
koynuma
Sabaha dek hasret
büyüteceğim…
Nefesini dolayıp
boynuma
En çok gülüşünü
özleyeceğim…
10 Ekim 2013 Perşembe
Mesaideyim...
MESAİDEYİM
Mesaideyim
Masama yaslanmış
Bu günün dünden farkı
olmadığını görmeden
Yarının ne
getireceğini bilmeden
Kitlenmiş gözlerim her
hangi bir noktaya
Ve ağlamakla gülmek
arası geçen zamana
Aldırmadan
Unutmadan, unutmuş
gibi yaparak
Hatırlamadan,
hatırlamış gibi bakarak
Aslında huzurun
Derin yalnızlıklar
koynunda uyuduğunu bilerek
Her adımda beklide hiç
gelişemeden
Büyüdüğünü ve öldüğünü
bilmek mi
Yaşam denen gerçek?
2 Ekim 2013 Çarşamba
1988 İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yunan Dili ve Edebiyatı
“Sevgi” konulu Şiir Yarışması Birincilik Ödülü
BİR YUDUM SEVGİ
Bu güne kadar,
Varolduğum Hamura ektiğim
Hiçbir tohum yeşermedi.
Yeni günle doğacak umutları beklerken;
Hep sabah güneşi ile kavrulmuş ekinlerle karşılaştım.
Ellerimle
büyütüp, solarken dirilttiğim çiçeğimi(*)
Çılgın rüzgara kapılmış olanlar, çiğnedi geçerken.
Bir baktım;
Sevgisizlikten kurumuş, çatlak toprak üzerinde
Kalbim tir-tir titriyor,
Can çekişen son bir yakarış gibi...
Aşınan duygularım;
Artık bana bile yaramazlar,
Var git yoluna sen,
Var git, benden bir buse bekleyen kız!
Bu çorak toprakta bitmez aşk çiçeği.
Çok denedim, çok
uğraştım,
Bedenim didinmekten, kalbim umut etmekten yoruldu.
Senin taze ciğerlerin;
Bu yaşlı nefesimle dolu havayı solumasın.
Bekleme beni,
Ben misafiriyim ecelin.
Hadi git!
Git ki;
Bir de gözyaşı eklenmesin,
Bir daha bu yaşlarla sulanmasın ruhum.
Zaten yıllarca
Kopan fırtınaların ardından ağladım, durdum.
Bıkarsın bir gün sen de bu aşktan.
Ne sen buğulu gözlerle geriye bak;
Ne de ben ileriye adım atmaya çalışayım,
Gücüm olmaz zaten yürümeye.
Git ki;
Arkandan emeklemesin hislerim.
Geçmedin var say
Bu aşkları yok olmuş adadan,
Görmedin farz et yüzümü.
Bakma gözlerimin derinliklerine,
Bakma genç durduğuma;
Yüreğim, yorgun ve yaşlı küçük kız...
Bir mızrağa geçirilmiş gibi
Üst üste istif edilmiş,
Ardına bakmadan giden sevgililerim.
Hepsinden ayrı bir çizgi var ruhumda,
Hepsinden kalan ve durmadan kanayan bir yara...
Bu yaralardan sızan acılarım var.
Bir de senin ismin yazılmasın anılarımın arasına,
Bir de senin ismini anıp ağlamayayım.
Zaten, soğuk ve bencil duyguların hışmından
Büzülmüş yüreğim,
Bir de senin küllerini savurmasın
Benliğimin, sonsuz bir sevgi yetiştiremediği bu
tarlada.
Bir şey değişti şimdi;
Senin bıraktığın bu ayak izlerine
Acı dolu gözyaşları dökmeyeceğim, Güzel kız!
Senin küçücük yüreğinden yayılan sıcaklık,
Ellerinle uzattığın yaşama çağrı
Şekillenecek hep kafamda.
Hatırlayacağım hep seni.
Diğerleri gibi;
O insafsız mızrağa geçirmeyeceğim.
En değerli yerde;
Kalbimin bir köşesinde saklayacağım.
Kim bilir, bir gün
Senin bakışlarının yansıttığı bu duygularda
Bir tohum,
Sevginden kaynaklanan bir tohum yeşerir.
Zaman geçmiş olup,
Yok olsa da benim vücudum;
Gel,
Gel ek, o tohumu bu toprağa
Ve çiçeğine benim adımı ver.
(*) Barış Manço’nun şarkısından
alıntıdır.
23 Eylül 2013 Pazartesi
DOST-UM-DUN
DOST-UM-DUN
Dostundur yüreğine
Bağladığın karaların
Yarısını yüklenen, paylaştıkça
Dostundur en kabına
Sığamadığın anlarda
Büyütür sevincini, paylaştıkça
Diğeri olur ağlayan gözünün,
Tebessümünün bir yarısı
Bazen de
Dostun sandığındır;
Geçmişin tüm ağırlığını
Bindirip bir bıçak sırtına
Yaralayıverir seni
Can evinden, hatırladıkça...
14 Şubat 1998
Şair-Ozan ve Yazarlar Kültür Derneği
Şiir Yarışması Takdirname Ödülü
14 Eylül 2013 Cumartesi
ÖLÜM VE YORUM
ÖLÜM VE YORUM
Ölü-yorum susadıkça.....
Ve susadıkça sevgiye mi? Sevgiliye mi?
İçim yandıkça, gözlerim kapalı, yangın damarlarımda
Feryat-figan yok!
Serzenişlerim dağlara
Ölü-yorum
Besmeleler dimağımda
Ellerim çaresiz, avuçlarım inliyor
Baştacı şimdi
Arkamdan ölü-yorm-lar
Kim bilir neler konuşurlar
İnsafsız ölü-yorum-cu-lar
Susadıkça
Kandığımı sandığım herşeyde boğuluyorum !
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
