30 Aralık 2014 Salı

Yeni Yıl ya...

Birçok eşim-dostum gibi, mutluluktan zıp-zıp zıpladığım bir yıl geçirdim diyemem. ama geriye dönüp, hafızamı yokladığımda; öncelikle ailem olmak üzere, harika insanlarla dolup taşmış etrafım. Yıllar geçtikçe ve elimde yaşlılık benekleri arttıkça, özel günlere umut bağlanmayacağını öğrendim çoktan. O sebeple yeni yıldan da öyle deve yükü ile beklentilerim yok:) tabir-i caiz ise; 'gider eteri, gelir beteri' olmasın kafi:) Ancak her insanoğlu gibi Yaradan'dan dileklerim var tabi. En başta, evladımı büyüteceğim, evlatlarımızı büyüteceğimiz, gençlerin gelecek umutlarının köklendiği bu topraklarda artık parçalanıp, bölünmemek en büyük dileğim. Siyasi görüş, din, dil, ırk gibi kavramlar yüzünden içimizdeki hırs ve öfkenin kül olmasını diliyorum. Biliyorum ki bu hırs ve öfkenin sadece karşı olduklarımıza zararından ziyade, savunduklarımıza da bir katkısı yok. Kabul ediyorum, bende Budha veya Ghandi değilim. Ancak bu her gelen yeni yılla, gelen yeni yaş ve birikmiş yaşanmışlıklar öğretiyor adama bazı şeyleri. İkinci dileğim de ben dahil, herkesin gönlünden geçenlere kavuşması...
Sevgiyle yuvarlanıp, koca bir çığı oluşturabileceğimiz karlı günler diliyorum hepimize...
ve diyorum ki;
'benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inad etsem bile bırakmazlar sahibim var
benim hala umudum var
seviyorlar bazen soruyorlar
hayran hayran seyret ister katıl ister vazgeç

güzel günler bizi bekler
eyvallah dersin olur biter
boyun büküp önünde
ağlasam sessizce
şu garip gönlüm affolur mu?
bu firtina durulur mu?
benden adam olur mu?
korkarım, aşka zararım dokunur mu?

elveda sana yeter tamam
bitsin artık bu dram bu fotoroman
ham meyvayız hala koparmışlar dalımızdan

güzel günler bizi bekler eyvallah dersin olur biter
güzel günler bizi bekler eyvallah dersin geçer gider
bıraksam kendimi şöyle oh ne rahat
bu da geçer gülüm yaşamana bak

alınacak dersler var sorulucak sorular bu da geçer gülüm bizden bu kadar

benim hala umudum var
isyan etsem de istediğim kadar
inat etsem bile bırakmazlar sahibim var

5 Aralık 2014 Cuma

yeni yıl yaklaşırken

Yeni yıl yaklaşırken
Birkaç yıl öncesine kadar olduğu gibi, hala gece 12’yi dışarıda geçirmek için harıl harıl mekan arayan kaldı mı,
Piyango bayilerinin önünde hala uzun kuyruklar oluyor mu,
İndirimli hindi peşine düşen anneler hala var mı,
Aralık ayında tombala satışları patlıyor mu,
Ma aile bir araya toplanıp yemeli-içmeli masa hazırlığı yapılıyor mu,
Noel baba’nın varlığı ile ilgili şüphesi olan çocuk kaldı mı
Bilmiyorum…

Bildiğim tek şey herkesin hemfikir olduğu klişe:
Ne bayramlar eski bayramlar gibi, ne de yılbaşılar…
Ya cebinde paran yok
Ya bedeninde derman

Eskiden itin-kopuğun kopmasıydı,yılbaşı gecesi çıkmayanların bahanesi.
Şimdi, gel yorgun-argın, gömül koltuğuna, en fazla elinde bir bira en şahanesi.

Eskiden umuttu fakirin ekmeği.
Şimdi büyük ikramiye fiyatına satılıyor apartman dairesi.

Eskiden, masaların, en bilinen sürpriziydi hindi.
Gdo’su, antibiyotiği derken kanatlıdan da tiksinildi.

Eskiden senede bir gün tombalaydı tüm ailenin eğlencesi.
Şimdi, nev-i şahsına münhasır,herkesin elinde eğlencesi, iletişim engelli.

Eskiden masa hazırlamak, meze yapmak, misafir ağırlamak keyifti.
Şimdi ocağa çay koymak, büyük angarya gibi.

Noel Baba’ya gelince…
Televizyon reklamlarında dahi gözü yaşlı adamcağızın.
Çocuğun, sahip olduğu kudret ailesinin cüzdanında gizli
Ak sakallı dedenin getireceğini umut edip bu umuda tutunacak çocuk mu kaldı sanki…

Aralık 2014

18 Nisan 2014 Cuma

SEBEB-İ TEBESSÜM

SEBEB-İ TEBESSÜM

Yanında uyandığındır
Sabahlara
Neşeyle başlamanı
Minicik heyecanlarla
Hayata daha sıkı
Sarılma sebebin.
Getirdiği coşkuyla
Yaşama sevincini çoğaltır.
Yani;
Ya sebeb-i tebessümün
Ya da

Sebeb-i hüznündür

16 Mart 2014 Pazar

Anlayana....


Hani derler ya erenler;
Zamanla çoğalır diye güven,
Benim gönlümde, ilk günde
Dolu-dizgin sürer karşımdakine.
Hayat işte !
Olur ya bazen,
Fire verirse düşünce,
Kumaş kumaşa uymaz
Sırma sicimle bağlasan
Dikiş tutmadı mı tutmaz.
Erenlerin aksine;
Azalır itimat bende gitgide.
Gör, görmezden gelirim,
Yüze vurmak yerine
Güler, geçerim.
Bilirim, bilmezden gelirim:
Akacak kan damarda durmaz,
O andan sonra yoluma
Kırmızı kilim serilse olmaz.
Müsebbibi olmamak için,
Kangren olan gidişin
Lafımı ince eler, sık dokur
Dimağımda kevgire dönen güvenim
İnceldikçe incelirim.
Zaman akar, hayat uzar
Ortak yenen lokma
Gün gelir, küf kokar.
Muhatabım karşımda
Ya beni saf sanır;
Sabrımı sınar,
Ya da saygıdır dostluğun
Yegane temeli, bunu anlar.
Eşiğimden beri, sivri dil geri
Ya ayağını denk alır
Süsler geçmişi, geleceği.
Yada mıhlar maziye gönül defteri
Acı tatlı anılar kalır geri.


16 mart 2013

7 Mart 2014 Cuma

Leb'i görüp, leblebiyi bilmek...

Yok aslında birbirlerinden pek farkı… Az buçuk farkı olanlarda iktidarda uzun zaman yer alamadı. Ya kürsünün yolunu bulamadı, ya ‘…se bile..’ şarkısına takıldı kaldı. 1940’lı yıllarda ülkede kapitalizmin temelleri sağlamlaştırıldı. Deniz ve arkadaşları buna karşı çıktıkları için terörist diye kara urganda sallandırıldı. Devrin Başbakanı bilseydi otuz yıl sonra  terör başının ayrıcalıklara sahip olacağını, hiç yapar mıydı? 12 Eylül darbesiyle tüm sivil toplum kuruluşlarının köküne kibrit suyu atıldı. Atıldı ki; her birey kendini sürünün önemli neferi sanmalıydı. Süleyman’da aşırdı, milletin anası da, babası da… Nasılsa sürüyü oluşturanlar kimseye mal varlığının kökünü-kaynağını sormazdı. Özal’ın skandalları halkın sabrını taşırdı. Bağdat Caddesinde bulunan Zeynep’in dükkan kepenginin üstüne yazılan ‘Özal’ın zammından, Zeynep’in …’dan bıktık’ mesajı Türk magazin tarihine altın harflerle kazındı. Bir Isparta’lının getirip, prenslerin-papatyaların yerleştirdiği liberal ekonomi modeli Avrupa’dakiyle aynı olmadı. Bizimki daha çok istinat duvarsız inşaatı andırdı. Bu arada durmadı teknoloji de aldı başını. Amerika kuklası baş beyler ve hanımların yediği hurmalar, iki gazete manşeti olmaktan ileri gidemediğinden, gerilerini pek tırmalamadı. O devirde de vardı; tüm bunları görüp yazan-çizen, saysan sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen, yürekli gazeteci-yazar takımı. Küçük (!) fırça darbeleriyle ya gözlerine mil çekildi, yada hangi elleri ile yazdılarsa o elleri lav edildi.

Demek ki, o vakitler, ekilip-biçilmeye başlanan kontrolsüz, hormonlu, zirai ilaçlı gıdalar devlet adamlarının zekalarında bir bozulma yaratmadı kii; din-devlet işlerini harmanlayıp, taraflı özgürlük anlayışıyla halkı yönetmeye kalkmayı pek akıl edememişlerdi. Yapmaya kalkan da çabuk vazgeçti. Sam amcayı kızdırmadan, milletin suyuna-sabununa dokunmadan, birbirlerinin kirli çamaşırlarını kurcalamadan siyasi siyasi atışır görünüp; varlıklarını sürdürmüşlerdi. Önemli ayrıntı; yine o vakitler meşhur tatil köyü Fet-Club ülkede hatırı sayılırlar arasında bu kadar popüler değildi. Aynı zamanda TSK’yı oluşturanların kükremesinden de tırsmıyor değillerdi. Zira birçoğu bu kükreyişlerden nasibini almış, uzun süren sessizliğe gömülmüş, siyasi oyunlarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Şimdilerde trend olan Küba’nın nasıl da kapitalizme direndiği ile ilgili görsellere ulaşmak da bu kadar kolay değildi. Sam amca aptal mı? Bizim gibi hormonlu meyve- sebzeyi mideye indirip, üstüne de iki porsiyon baklavayı çekip insülün direncine yenik düşmüyor elbet. Petrol ve madenden fakir; taşı-toprağı altın diye adlandırılmayan, iki yakayı bir eden boğazları olmayan Küba’ya elleşip ne yapsın? Direnişti, ambargoydu filan diye eyleşip gidiyorlar…

İstisnalar kaideyi bozmadığı için, dedim ya; yok aslında hiçbirinin birbirinden farkı. En belirgin farkları evvelden başa geçenlerin evlatları ‘leb demeden, leblebiyi’ anlardı…

Sumru Karabaş Kazdağ


1 Şubat 2014 Cumartesi

Başka var mıdır, bir ben miyim, bilmiyorum 4-5 yaşında aşık olan… ilk aşk! Ve ömür boyu süren bir aşk! Çocuktum, küçücük. Televizyona çıktığında koşup ekranı öpermişim, öperdim. Yarım yamalak hatırlıyorum. ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’ tamamını ezberlediğim ilk şarkısı. Sonraları İtalyanca ve Fransızca şarkıları dahil hepsini ezberledim, hala ezbere hepsini bilirim. Ona duyduğum aşkın yanında bir şey midir, sanmam… Ergenliğimi de onun hayaliyle, ona duyduğum aşkla geçirdim. Odamın duvarları onun sözleri, resimleri ile kaplı. Sabah uyandığım ilk an, yatağımın ayakucunda asılı dev fotoğrafındaki gözleriyle göz göze gelirdim. Bilerek asmıştım posteri oraya. Güne onunla başlamak için… Onun yeri, kalbimde, ufacıkken kaybettiğim babamın, hiç olmayan ağabeymin, hatta sevgilimin yeriydi. Hayatta gereksinim olan herkesti benim için. E tabi bir gün ergenlik de bitti. Yeryüzünde kaç insan vardır koca kızken, bir gün mutlaka onunla evleneceğinin hayalini kurabilen? Ben öyleydim. Ben bir gün mutlaka onunla evlenecektim. Olmadı sekreteri olacaktım, o da olmadı hizmetçisi… İşin niteliği değildi benim için önemli olan. Önemli olan onun yakınında bir yerlerde olmaktı. Denedim de üstelik. Bir Pazar gazete ilanında sekreter aranıyordu Barış Manço için. İngilizce, Almanca tamamdı. Ama İtalyanca ? Cesaret edemedim ilana başvurmaya. Onun tarafından gelecek menfi bir cevaba hiç hazır değildim. Hiçbir zaman da hazır olmadım. Aşkı tarafında refüze edilmiş hissiyatını kaldıracak olgunluğa hiçbir zaman erişmedim. Yıllarca her akşam etüt odalarının camlarında, onun evine gelişini; her sabah evinden çıkışını bekledim. Bir el sallayabilmek için. Bana bir el salladığını görebilmek için. Öpücük gönderdiği günlerim bile oldu. Sonra bir cesaret evine gittim. Yanılmamıştım; inanılmayacak boyutta alçakgönüllü. Kütüphanesinde bizi ağırlayıp, limonata ikram edecek kadar, espriler yapacak kadar. Ekranda nasıl görünüyorsa öyleydi. Ne eksik, ne fazla…  İsmimin anlamını bilmediğim için sitem etti bana. Koca kütüphaneden indirdi sözlükleri buldu. Sterna Hirundo, Latincesi. Martı cinsi. Artık biliyorum, 27 yıldır ismimin anlamını bilerek yaşıyorum sayesinde.

Ben Barış Manço’yu çok sevdim. Beni tanıyan, benimle arkadaş-dost olan, yakınımda yöremde olan hemen hemen herkes bu sevginin büyüklüğünden etkilendi diyebilirim. Onlarda benimle birlikte sevdiler. Yıllar yılı herkes,onunla ilgili fotoğraf, makale, kaset, plak ne varsa taşıdı getirdi bana. Ama benim için içlerinde en kıymetlisi evine gittiğim gün, kendi elleriyle imzaladığı fotoğrafı. (kuşum boncuk en altını yemiş olsa bile)

Ölüm yıldönümünde adet edindim onun için bir-iki kelam etmeye. Ben onu ölmüş kabul etmiyorum aslında. Barış Çelebi ya o, gitti yine bir yerlere, belki de bu kez dönmemek üzere

Sterna Hirudo

7 Aralık 2013 Cumartesi

o çiçek...

Sevgin içimde
Bir çiçek
Sen sevdikçe
O Büyüyecek…
Ya her gün
Gönül şerbetinden
Bir damla düşecek
Ya da
Yazık
Buz gibi yürekte
Çürüyecek bu çiçek.

Elbet biziz
Mevzu bahis
Mazidekiler silinmiş
Meçhul geleceğimiz
Bu günü
Yarına eriştirmenin derdindeyiz.
Bugünden yarına
Yarından uzağa
Düşmeden tuzağa derken
O çiçek

Kim bilir daha kaç filiz verecek…

4 Aralık 2013 Çarşamba

Eskidendi Yeni Yıl...

Yeni Yıl’a ait bir şeyler yazmak için, ‘daha erken’ diye düşünenler olabilir. Ne fark eder? Hayatımızda bir şeyler için hep ‘erken’ veya ‘geç’ olmuyor mu nasılsa… Zamana yetişebilen, anı yakalayıp orda kalabilen var mı? Öyle de, böyle de birkaç hafta sonra ömrümüzden bir yıl daha bitmiş olacak. Yapmak isteyip yamadıklarımızla, hayalini kurup gerçekleştirebildiklerimizle tam koskoca bir yıl. Zamanı, anı yakala veya yakalama ömürden giden üçyüzatmışbeş gün… Geriye artık cepte ne kaldıysa, Allah ne verdiyse…

Yeni Yıl yaklaşırken hemen hemen herkes bir plan yapar, o akşamı eğlenceli geçirmek adına. İçeride, dışarıda… Kalabalık, yalnız… Sevinçle, hüzünle… Yılbaşı akşamı herkes bir şeyler yapmak ister… Niyedir diye sorgulayacak değilim, böyle gelmiş, böyle gider…

Yıllar, yıllar öncesine göre yılbaşı eğlenceleri, sevinçleri, planları epey değişti.

Mesela benim çocukluğumda; yılbaşı hediyesi diye bir şey yoktu. Kimse kimseye bir ay önceden bir şeyler almanın peşine düşmezdi. Zaten o zamanlar hediye için fink atacağımız avm’ler de yoktu. Mağazalar, sokaklar allanıp-pullanmazdı. En fazla mahallenin kırtasiyesi camına tüylü süslerden bir sıra asar; üstüne de bildiğiniz, oje silmek için kullandığımız pamukla o yılın rakamlarını yazardı. Sonra o süsleme öyle aylar boyu unutulur, camda dururdu. Kimse kimseye hediye almazdı ama sonra sonra okullarda bir kura adeti başladı. Biz çocuklar kendi aramızda torbaya isimlerimizi yazar, çeker, kim kime çıktıysa ona bir şey alırdık. Yine o zamanlar, öyle pili ağlayan, zırlayan otuz mahareti bir arada bebekler, marka oyuncaklar, isim yapmış- boyaları kanserojen olmayan oyuncaklar da yoktu. Torbadan çıkan isme hediye almak için, mahallenin kırtasiyesine koşturulur üç-beş kuruş harçlığımızla; kalem-defter- kalemlik-kokulu silgi filan alır, evde bir güzel kaplar arkadaşımıza verirdik.

Benim çocukluğumda yılbaşı çıkıp dışarıda müzik eşliğinde kafaları çekip, göbek atabileceğimiz barların filan olduğunu da hatırlamıyorum. Tek hatırladığım; Laleli, Aksaray tarafındaki müzik holler, pavyonlardı. Belki vardı da, ana-babalarımız yolunu bilmediğinden bizde varlığından haberdar değildik. O yıllarda bizimkilerde çocuklarını büyükbaba-büyükanne’ye kakalayıp, feneri bilmem hangi barda- lokantada söndürme alışkanlığı da yoktu. Herkes, eşiğinden-beşiğine aynı çatı altında toplanır, sofralar donatılır, tombala oynanır, heyecanla saat onikide tek kanallı televizyonda Zeki Müren ve Nesrin Topkapı’nın çıkması beklenirdi. Biz çocuklar, niye Zeki Müren’in çıkmasından heyecan duyardık, onu hala anlayabilmiş değilim. Ama evdeki havaya kaptırırdık kendimizi. Sanırım bizi en çok, ama en çok heyecanlandıran soframıza bir yıl boyunca uğramayan yiyecekleri tam tekmil o gece görecek olmamızdı. Varsa, bunu okuyan 90 sonrası nesilden olanların ‘nassı yani’ dediğini duyar gibiyim. Evet ya, aynen öyle… Mesela Muz! Muz, öyle her Allahın günü manavdan, pazardan alınıp da yenilebilen bir meyve değildi. Yılbaşından, yılbaşına alınırdı. Ben çok bilirim, memur maaşımızın bilmem kaçta birini yılbaşı akşamı manavda bıraktığımızı. Öyle bol-bolamaç da alımazdı; kişi başı bir adet. Ona keza; salam-sucuk, et, kuruyemiş yılbaşına has, soframızda bulunurdu. Okula giderken, leblebi tozu, leblebi şekeriydi bizim kuruyemişten anladığımız. Kabak çekirdeğinin de hakkını yememek lazım. Benim çocukluğumda, çocuklar günde üç ceviz, iki kuru kayısı, bir avuç fındık yemeden gelişimlerini tamamlayamazlar gibi bir mevhum yoktu. Yılbaşı akşamına özeldi, meşhur, ucuzundan leblebisi, ayçekirdeği bol; üzümü, fındığı, antepfıstığı sayılı karışık kuruyemiş.
Mesela yılbaşı akşamı hitlerinden biri de cocacola’ydı… Yılbaşı ikramiyesi girmiş memur evlerinin onuru Jonny Walker, biz çocukların da onuru cocacola’ydı… Yılbaşı ertesi, okul günü; ‘biliyor musuuuuun, ben yılbaşı akşamı tam üç bardak cola içtim’ diye övünen çocuklar olurdu sınıfta. Hindi, şimdi hindi. O zamanlar babam alsa, anam pişirse bile, sofrada didiklendiğiyle kalır, onuru kırılırdı zavallı hayvancağınızın herhalde. Bilmediğimizi yemez, yanaşmazdık. Canım tavuk eti dururken, hindi olsa dahi ancak süs bitkisi olarak kalırdı yeni yıl sofrasında.

Ha, bir de biz çocuklar arasında ‘gece kaça kadar oturabildiğinin’ haklı gururu olurdu. Yılbaşı ertesi,okulda, bu durum da bir övünç kaynağıydı. En çok uykusuzluğa dayanabilen, sanki aramızda en çok büyüyen olarak kabul görürdü.

Yılbaşı ile ilgili evden ilk firarımı, lise sonda vermiştim. Yatılı okuduğum için, son yılbaşını okulda arkadaşlarla kutlama kararı almıştık. Yalvar-yakar okulda kalma iznini kopardım bizimkilerden… Yeni yıl sabahı içimizdeki hainlerden biri ortaya ‘bu akşamı bizde kutlayalım’ diye bir fikir attı. Ve o kadar tadından yenmeyen bir hainlikti ki; hepimizin aklına yattı. Okulun sürekli et veya kuru fasulye kokan, demir tabildot tabaklı yemekhanesinde yenen (aslında yenmeyen) akşam yemeğinden sonra elimizi-kolumuzu sallaya sallaya çıktık okulun devasa demir kapısından. Kapıdaki güvenlik evlerimize gideceğimizi sanmış olmalı, ne soru soran oldu, ne sorguya çeken. Doğru Nışantaşı’na. Arkadaşımın evi oradaydı. ‘Burası Nışantaşı’ dediklerinde hayat benim için yeni bir boyut kazandı. Sokaklar ışıl,ışıldı. Minicikliğimin Berlin’inde çok görmüştüm sokakların süslendiğini, havai fişeklerin atıldığını, süslenen devasa çam ağaçlarını. Ama memlekete savrulduğumdan buyana, bir evde gördüğüm ilk ve tek çam ağacıydı. Ne pahasına olursa olsun, okuldan tüymüş olmanın, özgürlüğe-başkaldırıya ilk adımı atmış olmanın heyecanı bir yana; o akşam kız kıza kutladığım en keyifli yılbaşı akşamıydı. Hem keyifli hem hüzünlü… O süslü kocaman çam ağacına gözüm takıldıkça; Berlin’de anamın koynunda, babamın kucağında kutladığım, saat tam onikide balkondan havai fişekler attığımız yılbaşı akşamları gözümün önünden film şeridi gibi geçip durdu. Özlem içimde büyüdükçe, ben yeni yeni tadını bildiğim şarap yudumlarıyla, içimde kor gibi yanan özlemi söndürmeye çalıştığım bir akşam olarak hatırımda kaldı.

Sabahı ne siz sorun, ne ben söyleyeyim… Evlerin yolunu tuttuk hepimiz. Tabi o zamanlar akıllı telefonlar, mesajlar, watsuplar filan yok. Geçtim bunları çoğumuzun evinde telefon yok. Ama bizimkilerin bir şekil aklına düşmüşüm ve okulu aramışlar. Eve doğru yürürken yolda kardeşim’i gördüm. Bahçe duvarına oturmuş beni bekliyordu kışın ayazında… Bana ’Abla, dün gece okulu aradılar, seni telefona çağırttırdılar, haberin olsun’ diyebilmek için. Sayesinde ona göre aldım gardımı…

Benim çocukluğumda, yılbaşı kutlamaları da içten ve sıcaktı, kardeşlik de…


Mutlu Yıllar TürkiyeJ

25 Kasım 2013 Pazartesi

Sobe


Bir varım
Bir yok

Sobelemekle
Hayatı
Günler geçip gitmekte

Dünün uzağında
Bugünlerin kucağında
Yarının tuzağında

Bir varmışız
Bir yok…

Göz kırpması kadar kısa
Unutmak gibi zor
Alışmak gibi çabuk
İnişler çıkışlarla
Ne olduğunu anlamadan
Yaklaşıveriyoruz bildik
Ama inanılması güç sona…

Bir varız
Bir yok…



2005 Mart

22 Kasım 2013 Cuma

Hayat Budur İşte...

HAYAT BUDUR İŞTE

Hayat budur işte
Sağ elinle tuttuğunu zannederken
O, sol elinden kayıp gider...
Hayat böyledir işte
Mantığınla hareket eder
Duygularına yenik düşersin…
Hayat bir garip işt;e
Papatyalar toplar
Zambaklar koklamak istersin.
Hayat durup seni beklemez
Bir otobüsün penceresinden

Geçmişe el sallayıp bilinmeze gidersin

20 Kasım 2013 Çarşamba

Ellerim

ELLERİM

Ellerim, düşse de ellerim,
Soğuk, hissiz ellerin üstüne
Ruhum kocaman dalgalar gibi
Vurup kaya diplerine
Parçalanır, ayrılır gece
İner yeryüzüne perde perde

Ellerim, üşüse de ellerim,
Bildik, tanıdık tenim tenine
Ruhum kocaman dalgalar gibi
Aşar dalga kıranları
Açılır, boyar denizleri bir başka renge


13 Kasım 2013 Çarşamba

Aşk Arifesi

Yüreğin kıpır kıpır,
Yüzün heyecan kırmızı
Gözlerin beklemede
Kulağın ansızın geliverecek seste..
Böyledir
Bayram sabahları gibi
Tarif edemezsin içindeki sebepsiz sevinci
Üşür düşüncelerin
Titrer ellerin
Sıtma tutmuş gibi

Aşk arifesi...

Tecrübelerin sivri ucu
Dokunur mantığına arada sırada
Bilirsin aslında
Olacağı, biteceği
Gün batımı gibi
Düşer düşlerin sulara bir anda
Anlayamazsın yüreğinin bilgeliğine ihanetini
Bekler durursun
Koskoca bir gün
Daha önemlisi yokmuş gibi
Belki de hiç ses vermeyecek sevgiliyi


Aşk arifesi....

9 Kasım 2013 Cumartesi

10 Kas-ım-mayın

Yaradanın da sevgili kulu olmasaydı,131 yıldır milyonlarca insanın sevgisine nail olmayı ona nasip eder miydi? 'varanım var' diyebilen herkes biliyor Atatürk ün bu millet için ne ifade ettiğini,işine gelende,işine gelmeyende...Lanse edilmeye çalışıldığı gibi kimsenin ona dini anlamlar içeren sıfatları yüklediği falan yok.O Türklüğü Türklere armağan eden,o onurlu yaşamayı öğreten,o Türk milletinin baş öğretmeni.her fani gibi günahıyla sevabıyla kabul görüp;sevilen-sayılan-özlenen.koskoca bir asır geçmiş hala yerine soyunmaya çalışanlar var,fırlatıp attığı gömleği giyip,yerine geçen bir kişi yok.koskoca bir asır geçmiş hala yaptıklarını yıkmaya çalışanlara inat,gönüllerimizde kale gibi sağlam,o kalenin bendine ondan ala daha bir tuğla koyabilen yok.her 10 Kasım'da hala milyonlarca kişi için zaman bir dakika durduğu için,131 yıl yaşayan bir ölüyü paçasından aşağı çekme,karalama çabaları...
bende,birçok Türk genci gibi saat 9'u 5 geçe uyuyor olacağım Atam,senin emeğinin bize getirdiği huzura başımı yaslamış olmanın güveni içerisinde.belki de her an,aynı huzurun başımızın altından çekilip,suratımıza bastırılarak nefessiz kalma endişesi ile...

8 Kasım 2013 Cuma

Menekşe

MENEKŞE

Menekşemin yaprakları
Bükmüş boynunu
Bekledim
Belki dirilir diye,
Bahara daha çok var oysa….
Umut işte!
Mesnetsiz meserret olur mu hiç?
Olsa da, bir bilinmeze yürümeye,
Karşılıksız sevmeye,

Benzer sevemeden ölmeye…

12 Ekim 2013 Cumartesi

muteber....

MUTEBER

Bu gece de
Özlemleri yatırıp koynuma
Sabaha dek hasret büyüteceğim…
Nefesini dolayıp boynuma
En çok gülüşünü özleyeceğim…


10 Ekim 2013 Perşembe

Mesaideyim...

MESAİDEYİM

Mesaideyim
Masama yaslanmış
Bu günün dünden farkı olmadığını görmeden
Yarının ne getireceğini bilmeden
Kitlenmiş gözlerim her hangi bir noktaya
Ve ağlamakla gülmek arası geçen zamana
Aldırmadan
Unutmadan, unutmuş gibi yaparak
Hatırlamadan, hatırlamış gibi bakarak
Aslında huzurun
Derin yalnızlıklar koynunda uyuduğunu bilerek
Her adımda beklide hiç gelişemeden
Büyüdüğünü ve öldüğünü bilmek mi

Yaşam denen gerçek?

2 Ekim 2013 Çarşamba

1988 İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yunan Dili ve Edebiyatı
“Sevgi” konulu Şiir Yarışması Birincilik Ödülü

BİR YUDUM SEVGİ

Bu güne kadar,
Varolduğum Hamura ektiğim
Hiçbir tohum yeşermedi.
Yeni günle doğacak umutları beklerken;
Hep sabah güneşi ile kavrulmuş ekinlerle karşılaştım.
Ellerimle büyütüp, solarken dirilttiğim çiçeğimi(*)
Çılgın rüzgara kapılmış olanlar, çiğnedi geçerken.
Bir baktım;
Sevgisizlikten kurumuş, çatlak toprak üzerinde
Kalbim tir-tir titriyor,
Can çekişen son bir yakarış gibi...
Aşınan duygularım;
Artık bana bile yaramazlar,
Var git yoluna sen,
Var git, benden bir buse bekleyen kız!
Bu çorak toprakta bitmez aşk çiçeği.
Çok denedim, çok  uğraştım,
Bedenim didinmekten, kalbim umut etmekten yoruldu.
Senin taze ciğerlerin;
Bu yaşlı nefesimle dolu havayı solumasın.
Bekleme beni,
Ben misafiriyim ecelin.
Hadi git!
Git ki;
Bir de gözyaşı eklenmesin,
Bir daha bu yaşlarla sulanmasın ruhum.

Zaten yıllarca
Kopan fırtınaların ardından ağladım, durdum.
Bıkarsın bir gün sen de bu aşktan.
Ne sen buğulu gözlerle geriye bak;
Ne de ben ileriye adım atmaya çalışayım,
Gücüm olmaz zaten yürümeye.
Git ki;
Arkandan emeklemesin hislerim.
Geçmedin var say
Bu aşkları yok olmuş adadan,
Görmedin farz et yüzümü.
Bakma gözlerimin derinliklerine,
Bakma genç durduğuma;
Yüreğim, yorgun ve yaşlı küçük kız...
Bir mızrağa geçirilmiş gibi
Üst üste istif edilmiş,
Ardına bakmadan giden sevgililerim.
Hepsinden ayrı bir çizgi var ruhumda,
Hepsinden kalan ve durmadan kanayan bir yara...
Bu yaralardan sızan acılarım var.
Bir de senin ismin yazılmasın anılarımın arasına,
Bir de senin ismini anıp ağlamayayım.
Zaten, soğuk ve bencil duyguların hışmından
Büzülmüş yüreğim,
Bir de senin küllerini savurmasın
Benliğimin, sonsuz bir sevgi yetiştiremediği bu tarlada.

Bir şey değişti şimdi;
Senin bıraktığın bu ayak izlerine
Acı dolu gözyaşları dökmeyeceğim, Güzel kız!
Senin küçücük yüreğinden yayılan sıcaklık,
Ellerinle uzattığın yaşama çağrı
Şekillenecek hep kafamda.
Hatırlayacağım hep seni.
Diğerleri gibi;
O insafsız mızrağa geçirmeyeceğim.
En değerli yerde;
Kalbimin bir köşesinde saklayacağım.
Kim bilir, bir gün
Senin bakışlarının yansıttığı bu duygularda
Bir tohum,
Sevginden kaynaklanan bir tohum yeşerir.
Zaman geçmiş olup,
Yok olsa da benim vücudum;
Gel,
Gel ek, o tohumu bu toprağa
Ve çiçeğine benim adımı ver.


(*) Barış Manço’nun şarkısından alıntıdır.

23 Eylül 2013 Pazartesi

DOST-UM-DUN





DOST-UM-DUN

Dostundur yüreğine
Bağladığın karaların
Yarısını yüklenen, paylaştıkça

Dostundur en kabına
Sığamadığın anlarda
Büyütür sevincini, paylaştıkça

Diğeri olur ağlayan gözünün,
Tebessümünün bir yarısı

Bazen de
Dostun sandığındır;
Geçmişin tüm ağırlığını
Bindirip bir bıçak sırtına
Yaralayıverir seni
Can evinden, hatırladıkça...




14 Şubat 1998
Şair-Ozan ve Yazarlar Kültür Derneği

Şiir Yarışması Takdirname Ödülü

14 Eylül 2013 Cumartesi

ÖLÜM VE YORUM

ÖLÜM VE YORUM
 
Ölü-yorum susadıkça.....
Ve susadıkça sevgiye mi? Sevgiliye mi?
İçim yandıkça, gözlerim kapalı, yangın damarlarımda
Feryat-figan yok!
Serzenişlerim dağlara
Ölü-yorum
Besmeleler dimağımda
Ellerim çaresiz, avuçlarım inliyor
Baştacı şimdi
Arkamdan ölü-yorm-lar
Kim bilir neler konuşurlar
İnsafsız ölü-yorum-cu-lar
Susadıkça
Kandığımı sandığım herşeyde boğuluyorum !


30 Ağustos 2013 Cuma

DÜŞE KALKA

Düşe kalka büyüdüğümü sanmıştım
Hala içimde çocuk sevinçlerim var
Hala umutlarım oyuncak
Elimden alınınca içim yanarak ağlayasım var

Yürüdükçe yıllarda yorulurum sanmıştım
Önümde uzanan daha yıllarca yol var
Gözlerim yeni ufuklarda
Her sabaha verecek selamlarım var