Yok aslında birbirlerinden pek farkı… Az buçuk farkı
olanlarda iktidarda uzun zaman yer alamadı. Ya kürsünün yolunu bulamadı, ya
‘…se bile..’ şarkısına takıldı kaldı. 1940’lı yıllarda ülkede kapitalizmin
temelleri sağlamlaştırıldı. Deniz ve arkadaşları buna karşı çıktıkları için
terörist diye kara urganda sallandırıldı. Devrin Başbakanı bilseydi otuz yıl
sonra terör başının ayrıcalıklara sahip
olacağını, hiç yapar mıydı? 12 Eylül darbesiyle tüm sivil toplum kuruluşlarının
köküne kibrit suyu atıldı. Atıldı ki; her birey kendini sürünün önemli neferi
sanmalıydı. Süleyman’da aşırdı, milletin anası da, babası da… Nasılsa sürüyü
oluşturanlar kimseye mal varlığının kökünü-kaynağını sormazdı. Özal’ın
skandalları halkın sabrını taşırdı. Bağdat Caddesinde bulunan Zeynep’in dükkan
kepenginin üstüne yazılan ‘Özal’ın zammından, Zeynep’in …’dan bıktık’ mesajı
Türk magazin tarihine altın harflerle kazındı. Bir Isparta’lının getirip,
prenslerin-papatyaların yerleştirdiği liberal ekonomi modeli Avrupa’dakiyle
aynı olmadı. Bizimki daha çok istinat duvarsız inşaatı andırdı. Bu arada durmadı
teknoloji de aldı başını. Amerika kuklası baş beyler ve hanımların yediği
hurmalar, iki gazete manşeti olmaktan ileri gidemediğinden, gerilerini pek
tırmalamadı. O devirde de vardı; tüm bunları görüp yazan-çizen, saysan sayısı
bir elin parmaklarını geçmeyen, yürekli gazeteci-yazar takımı. Küçük (!) fırça
darbeleriyle ya gözlerine mil çekildi, yada hangi elleri ile yazdılarsa o
elleri lav edildi.
Demek ki, o vakitler, ekilip-biçilmeye başlanan kontrolsüz,
hormonlu, zirai ilaçlı gıdalar devlet adamlarının zekalarında bir bozulma
yaratmadı kii; din-devlet işlerini harmanlayıp, taraflı özgürlük anlayışıyla
halkı yönetmeye kalkmayı pek akıl edememişlerdi. Yapmaya kalkan da çabuk vazgeçti.
Sam amcayı kızdırmadan, milletin suyuna-sabununa dokunmadan, birbirlerinin
kirli çamaşırlarını kurcalamadan siyasi siyasi atışır görünüp; varlıklarını
sürdürmüşlerdi. Önemli ayrıntı; yine o vakitler meşhur tatil köyü Fet-Club
ülkede hatırı sayılırlar arasında bu kadar popüler değildi. Aynı zamanda TSK’yı
oluşturanların kükremesinden de tırsmıyor değillerdi. Zira birçoğu bu
kükreyişlerden nasibini almış, uzun süren sessizliğe gömülmüş, siyasi
oyunlarına ara vermek zorunda kalmışlardı. Şimdilerde trend olan Küba’nın nasıl
da kapitalizme direndiği ile ilgili görsellere ulaşmak da bu kadar kolay
değildi. Sam amca aptal mı? Bizim gibi hormonlu meyve- sebzeyi mideye indirip,
üstüne de iki porsiyon baklavayı çekip insülün direncine yenik düşmüyor elbet.
Petrol ve madenden fakir; taşı-toprağı altın diye adlandırılmayan, iki yakayı
bir eden boğazları olmayan Küba’ya elleşip ne yapsın? Direnişti, ambargoydu
filan diye eyleşip gidiyorlar…
İstisnalar kaideyi bozmadığı için, dedim ya; yok aslında
hiçbirinin birbirinden farkı. En belirgin farkları evvelden başa geçenlerin
evlatları ‘leb demeden, leblebiyi’ anlardı…
Sumru Karabaş Kazdağ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder